Devlet ve mülkiyet ilişkisini yeniden düşünmek

  • Talha Gülmez
  • 11 Şubat 2016
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Giriş

Mülkiyet hakkı, liberal teorinin özü ve vazgeçilmez bir ögesidir. Mülkiyet kurumunun varlığı ve korunması, özgür bir dünyanın şartıdır. Bu konuda liberaller arasında herhangi bir ihtilaf yoktur. Fakat, klasik liberallerin/minarkistlerin ve anarko kapitalistlerin/liberteryenlerin en büyük çekişmesi mülkiyet hakkının korunumunda devletin rolü üzerinedir. Bu yazıda, neden (bir bölgede kanun yapıcılık ve şiddet kullanımı tekeli bulunduran organizasyon olarak tanımlanan) devletin mülkiyet ile çeliştiğini anlatmaya çalışacağım ve devletin olduğu yerde özel mülkiyetten bahsedilemeyeceğini savunacağım. Mülkiyet ve  mülkiyet hakları kelimelerinin anlamları zaten hemen herkesçe (en azından her liberal tarafından) bilindiği için tekrar bir tanımlama gereği görmüyorum, zaten ne anlama geldiği bağlam içerisinde kolayca sezilecektir. Bunun yanında, devletin meşru olmadığı önkabulüyle yola çıktığımı da belirtmek isterim; bunun nedeni devletin gönüllü ilişkiler çerçevesinde doğup devam etmek yerine tamamen mülkiyet ihlalleri üzerinden çalışan bir mekanizma olmasından kaynaklanmaktadır. Önkabulümü şu şekilde basitçe gerekçelendiriyorum: Devletin eylemlerinin meşru kabul edilebilmesi için devlet ile vatandaş arasında doğrudan (explicit) veya örtül/dolaylı (implicit) bir sözleşme olmalıdır, fakat toplum sözleşmeleri modellerinin hiçbiri bir sözleşmenin geçerli olması için gereken şartları (sözleşmenin tamamen karşılıklı rızaya dayanması,makul biçimde sözleşme feshi, sözleşmeye itirazın sonuca etki edebilir olması, karşılıklı hak ve yükümlülüklerin açıkça belirlenmiş olması gibi) sağlayamamaktadır.[1] Bunun yanında devletler tarihi de bize devletin gönüllü olarak evrilmiş olduğunu değil şiddetle bugünkü forma geldiğini göstermektedir[2], bu nedenle de devletler herhangi bir mülkiyetin haklı sahibi değillerdir, meşru bir otoriteleri de yoktur.*

Şiddet ve kanun yapıcılık tekeli

Anarşizm dışındaki diğer liberal ya da illiberal görüşlerde anarşizme karşı temel argümanlardan biri, pratikte mülkiyet haklarını koruyamayacağı, bu yüzden de özel mülkiyeti koruyup uygulayabilecek tarafsız bir üçüncü partinin olması gerektiğidir. Fakat dikkatli bakıldığında görülecektir ki, devletin olması bireylerin mülkiyete sahip olmasının önüne geçer.  Bu, devletin tanımındaki iki unsurun -kanun yapıcılık ve şiddet- birbirini beslemesinden kaynaklanmaktadır. Devlet, istediği vakit bireylerin mülkiyetini ihlal edecek kanunlar düzenleyebilir (çünkü kanun yapıcılıkta sadece onun sözü geçerlidir) ve bunu rahatça uygulamaya koyabilir (çünkü halktan topladığı vergilerle polis ve ordudan oluşturduğu şiddet tekeline sahiptir) bunun sonucunda da bireylerin mülkiyet hakları HER SANİYE gasp tehdidi altındadır. Böylece, devletin olduğu herhangi bir toplumda bir birey herhangi bir mülkiyet hakkına gerçekten sahip olamaz. Devletin büyüklüğü ve yönetim şekli ancak ikinci derecen önemlidir.

Şöyle düşünelim, Ahmet bir ilkokul öğrencisi. Okula her gün 10 lira yemek parası götürüyor, fakat okuldaki bir grup zorba bu paranın 2,5 lirasını her gün zorla alıyorlar, vefakat şu ya da bu nedenle bunlara yaptırım uygulanamıyor. Bu durumda, Ahmet aslında 10 lirasının değil sadece 7.5 lirasının olduğunun farkına varır: 2.5 lira ona değil, zorbalara aittir. Bu zorbalar keyifleri dilerse 10 liranın 5 lirasını alabilirler, çünkü kendilerine yaptırım uygulanamadığının farkındadırlar. Ahmet’in her gün getirdiği 10 lira, zorbaların keyfine bağlı bir imtiyazdan ibarettir. Akıl yürütmesini biraz daha devam ettirirse aslında 7.5 liraya da gerçek anlamda sahip olmadığını, sadece zorbalar öyle istediği için onda kaldığının farkına varır. Ahmet’in 10 lirası aslında ona ait değildir. Bu örnek gerçek hayatta devletlerin yaptıklarından katbekat daha insaflıcadır işin esasında. Devletler toplumun desteğini alan zorbalardır, ve mülkiyet ihlalleri sadece para gaspından ibaret değildir; köleleştirme, hak ve özgürlükleri kısıtlama ve hatta gerek görürse hayat hakkını elinden alma gücüne sahip bir organizmadır devlet. Bu o kadar korkunç bir durumdur ki, idrakına varıldığında devlete karşı dehşet, tiksinme ve nefretten başka bir şey duyulamaz hale gelir, en azından gelmesi gerekmektedir.

Devlet, mülkiyetin en büyük çiğneyicisidir, işin daha korkuncu bu çiğneme hukuksuz da değildir, bilakis hukukun kendisinden kaynaklanmaktadır. Mesela, bugün devlet istediği zaman zorunlu askerliği kaldırma ve istediği zaman bu uygulamayı geri getirme hakkına sahiptir. Burada devlet insanın en birincil mülkiyetini, yani bedenini, istediği gibi kendi çıkarı için kullanmaktadır, buna itiraz ettiğinizde ise hukuken haksız durumda olursunuz ve sizi zor yoluyla askerlik “görev”inizi yapmaya yollar. Bir insanın bedeninden onun rızası olmadan yararlanmanın karşılığı sözlükte köleliktir. Devlet, zorunlu askerlik yoluyla bireyleri kendi belirlediği kriterlere göre köle olarak kullanmaktadır. Peki, yarın zorunlu askerlik hizmetinin (yani köleliğin) 4 yıla çıkmayacağının bir garantisi var mıdır? Keyifleri uygun görürse bu yasayı geçirebilir yöneticiler, hatta vatandaş da buna tepki gösterebilir. Fakat hukuk devletin hukuku olduğu için bu tepkiyi dahi hukuksuz hale getirebilir, böylece -hayli ironik bir şekilde- halktan gasp ettiği parayla beslediği zor araçlarını (asker ve polis) yine onun mülkiyet haklarını ihlal etmek için kullanabilir. Yarı-totaliter bir yönetim altında yaşayan bireyler olarak, özellikle bu konuda daha bilinçli bir kesim yani liberaller olarak, bu tür mülkiyet ihlallerine nasıl zemin hazırlandığını kolayca görebiliyoruz. Bu, devletin yönetim şeklinden kaynaklı değildir, devletin yapısından kaynaklıdır. Devlet devlet olma niteliklerini korudukça bireyler mülkiyet ihlalleriyle karşılaşacaktır.

Askerlik örneği, devletin mülkiyet ihlallerinin ne raddeye varabileceğine bir örnekti, ve şu mesajı vermesi için gayet yeterliydi sanıyorum: Devlet altında senin biricik bedenin bile aslında sana ait değildir, onu istediğin gibi kullanma hakkın da devletin istediği zaman alabileceği bir imtiyazdan ibarettir. Fakat bunun daha “radikal olmayan” örnekleri de incelenebilir. Misal, zorbalarımızın Ahmet’ten kestiği haracı istedikleri zaman 4, 5, 6 liraya çıkarabildikleri gibi, devlet de istediği zaman vergileri artırabilmektedir. Nitekim, Türkiye’de 2016 senesi için Emlak Vergisi %2.79, Motorlu Taşıt Vergisi ve Özel İletişim Vergisi de %5.58 oranında artırıldı. Yahut kapalı alanda sigara yasağı da bir mülkiyet ihlalidir, bireyler kendi mülklerinde hangi maddenin kullanılıp kullanılmayacağına karar verebilmelidir çünkü mülkiyet hakları buna izin vermektedir.  Devlet ise bireylerin bedenleriyle ve mülkleriyle ne yapabileceklerini keyfine göre kısıtlamaktadır. Bu keyfe görelik faktörü esasında çok önemlidir. Yemek için bir fastfood restoranına gidip, menüde fiyatı 8 lira olarak belirtilen yiyeceği aldığınızda sizden bu yiyecek için 15 lira isterlerse, hatta bununla yetinmeyip sizinle aynı yiyeceği alan başka birinden 5 lira isterlerse bu yaptıklarının aptallık, art niyet ve hatta ahlaksızlık olduğunu düşünürsünüz. Çünkü ortada bir keyfilik faktörü vardır ve bu size zarar vermektedir. Devletin durumu bundan da vahimdir, çünkü orada en azından işletme oranın haklı sahibidir, fakat devletin meşru olduğunu gösteren hiçbir kanıt yoktur elimizde. O zaman devlet, rasyonel olarak bakıldığında şunu yapmaktadır: Zorbalık yoluyla ele geçirdiği gayrımeşru mülklerde hukuk ve şiddet tekelinden istifade ederek bireylerin hak, özgürlük ve mülkiyetlerini keyfince ihlal etmektedir.

Dediğimiz gibi, devletin devlet olma unsurlarından ileri gelen birtakım sonuçlar vardır. Devlet, istediği zaman bireylerin mülklerine el koyabilmekte, onlar üzerindeki tasarruf haklarını değiştirebilmektedir. O zaman devletin olduğu toplumda özel mülkiyetten söz de edilemez, çünkü devlet onları istediği gibi kullanma gücüne sahip tek varlık haline gelmektedir. Tarih bunun örnekleriyle doludur: Yahudi Soykırımı, Gulaglar, Atom Bombaları, Savaşlar, Kültür Devrimi, siyasi gerekçeli idamlar, siyasi mahkumlar, fikrini ifade ettiği için hapse atılan gazeteci ve yazarlar... Bunların yanında devletin kestiği haraçlar, bunların keyfi belirlenmesi de önemli bir mülkiyet ihlalidir. Devlet vergileri dolaylı vergi yoluyla da artırabilir, Türkiye’de ve İskandinav ülkelerinde olan genellikle budur. Devlet, istediği zaman mülkiyet üzerinde tasarruf hakkına sahip olduğu vakit, o mülkiyetin pratikteki sahibi kimdir? Devletin büyüklüğünün ve demokratikliğinin en fazla ikinci dereceden önemli olduğunu hatırlatmakta fayda var, çünkü devletin mülkiyetlere sahip olma gücü büyüklüğünden değil onu devlet yapan unsurlardan ileri gelmektedir. Mülkiyetçi bir insanın çelişkiye düşmeden devleti savunabilmesi bu nedenle mümkün değildir.  

Gönüllü adalet kurumları vs. devlet

Fakat devletsiz bir toplumda durum çok mu farklı olacaktır? Sigorta şirketleri, Hak Uygulama Ajansları (Right Enforcement Agencies) veya diğer adalet ve güvenlik mekanizmaları da şiddeti gerektirdiği için devlet ile aynı tehlikeyi veya özellikleri barındırmaz mı? Veya devlet mekanizması olmadan mülkiyet haklarının korunduğu bir sistem vaki midir? Şüphesiz bunlar yanıtlanması elzem sorulardır.

Bireyler, yaptıkları sözleşmelerle haklarından vazgeçebilmektedirler. Misal, bir alışveriş merkezi içeri ateşli silah ile girilmesini yasakladığında (ve bu insanlara açıkça bildirildiğinde) mağazaya gelen müşteriler bu sözleşmeyi kabul etmiş sayılır ve AVM’ye girerken “silah taşıma hakkı”ndan feragat etmiş olurlar. Burada önemli olan nokta bunun tamamen gönüllülük esasına dayanmasıdır. Tıpkı buradaki gibi, özgür (devletsiz) bir toplumda da bireyler kendi mülklerini korumaları için sigorta şirketleriyle (veya toplumsal yapıya göre HUA’larla, kabile reisleriyle vb., bundan sonra örneğimi sadece sigorta şirketi üzerinden vereceğim fakat bu genellenebilir) anlaşır. Devlet ile sigorta şirketinin birinci farkı budur: Karşılıklı rıza belirten fiziki ve resmi bir belgenin varlığı. Yani, devlete dair “toplum sözleşmesi”ndeki sözleşme ne kadar muğlaksa sigorta şirketiyle yapılan sözleşme o kadar spefisiktir. Birey ve sigorta şirketi arasındaki sözleşmede taraflar hak ve sorumluluklarını net olarak görebilirler. İkinci fark da birinciye bağlı olarak taraflar şartlara itiraz edebilir ve bu sonucu değiştirir. Eğer ben X Sigorta Şirketi’nin bana sunduğu şartları beğenmemişsem buna itiraz edebilirim ve bunun sonucunda ya yeni bir sözleşme yaparım ya da hiçbir sözleşme yapmam ve X Sigorta Şirketi’yle karşılıklı bir yükümlülüğümüz olmaz. Fakat devlet durumunda bu böyle değildir, bir anarşist oy kullanmasa, hatta açık açık bu “sözleşmeye” itiraz etse bile yine de bu devletin ona karşı tutumunu değiştirmez, yine onun için herkese uyguladığı kurallar geçerli olacaktır. Bu devlet durumunda karşılıklı rıza diye bir şeyin olmadığının en açık göstergesidir.  Sözleşmeye yapılan itiraz etkisiz kalacaksa sözleşmenin bir anlamı yoktur. Üçüncü fark sözleşmeden makul biçimde cayabilmedir. Devletler sisteminde “sözleşme”den cayabilmenin makul bir yolu yoktur, devletler dünyanın hemen her metrekaresinde hak iddia etmektedirler, bu yüzden bireylerin sözleşmeden vazgeçtiklerinde gidebilecekleri makul bir yer yoktur. Bunun yanında, devletin sizi sınırlarından çıkarabilmesi için öncelikle bu konuda yetkiye sahip olduğunu (yani meşru olduğunu) kanıtlaması gerekir, fakat yukarıda da gösterildiği üzere devlet ile vatandaşlar arasındaki ilişki karşılıklı rızaya dayanmamaktadır, devlet de bu toprakları savaş ve kan yoluyla, bireylerin mülkiyetlerini ihlal ederek veya bireylerin mallarını gasp ederek kazanmıştır. Devlet toprakların haklı sahibi (rightful owner) olmadığı için, sözleşmeden cayan birinin devlet dışına gitmesini istemek haksızlıktır.  Dördüncü fark tekel olma mevzudur: Bir piyasada birbirinden farklı sigorta şirketlerinin olacağını beklemek rasyoneldir. Piyasada birbirinden farklı şirketler olduğu için bireyler kendilerine daha güvenilir ve uygun gelen şirketleri seçebilme şansına sahiptirler, ve bunu istedikleri zaman değiştirebilirler de. Fakat devlet tanımı gereği piyasadaki tek kanun ve şiddet yapıcıdır. Bireylerin mağdur olma durumunda gidebilecekleri başka bir kapı, bir seçim şansları yoktur. Bu yoksunluk devletlerin gücünü şirketlerinkinden çok üstünde kılan en önemli özelliktir denebilir.

Devlet ile Şirket (ya da herhangi bir gönüllü organizasyon) arasında gerçekten dağlar kadar fark vardır. Gönüllülük esasına dayalı, birbirinden farklı seçenekler sunan, bireylerin istedikleri zaman vazgeçebildikleri bir sistemde mülkiyetlerinin diğer alternatifinden nasıl çok daha güvende olacağını görmek kolaydır. Ve dünya üzerinde bir zorunlu merkez güç değil gönüllülük esasına dayalı yapıyla yaşamış toplumlar mevcuttur.

Yurok kabileleri, Vahşi Batı’nın kovboyları ve İzlandalılar

Amerika’daki Yurok, Hupo ve Karok yerlileri ve bunların Kuzey Kaliforniya’daki komşuları bugünkü devlet ve hükümet sisteminden tamamen yoksun kabilelerdir. Bu yerli toplumlarda özel mülkiyet kavramı ve kurumu kökleşmiş ve önemli bir yapıdadır.[3] “Kişiler yaşadıkları yer ve kabilesiyle özdeşleşmiş olsa da bu grupların hiçbiri bireylerin eylemleri üzerinde direkt bir etki iddiasına sahip değildir; bir köy veya ulusal bir hükümet de, savaşlarda kabilece yahut köyce hareket etme de görülmemektedir. Bağı koparmak için uzağa taşınmak yahut aynı kültür çevresinde farklı bir kabileye girmenin yeterli olması da kayda değerdir.”[4]

Kuzey Kaliforniya yerlilerinin gelişmiş bir özel hukuk sistemi vardı. Mesela, bir yerli hukuki bir işlem başlatmak istediğinde iki, üç ya da dört Geçici (yani, bir kabileden akrabası olmayan bir kimse) tutar, karşı taraf da kendi Geçicilerini tutar ve bu Geçiciler kanıt toplar, iddiaları ölçüp biçer, tarafları dinler, tüm bu işlemler bittiğinde de tüm bu delillerle hakime giderler, hakim de kararını verir. Hakimin kararı bağlayıcıdır ve taraflar gönüllü biçimde buna razı olur. Haksız olduğu ortaya çıktığı halde karara razı olmayanlar toplumdan dışlanarak cezalandırılır. Bu şekilde tamamen gönüllü, işleyen bir mülkiyet ve adalet ağı mekanizması oluşur.[5]

Tery Anderson ve P.J. Hill, Vahşi Batı’nın anarko-kapitalist özellikler taşıdığını iddia eder.[6] 1830-1900’ler arasında “Vahşi” Batı’da merkezi bir gücün yoksunluğu, buraya yerleşenlerin kendi kanunlarını yapmalarına ve kendi güvenliklerini sağlamalarına sebep olmuştur.  Misal, Orta Batı ve Iowa çevresinde sıkça rastlanılan Arazi Kulüpleri bunların tipik bir örneğidir. Federal hükümet o toprakları satılığa çıkarmadan buraya yerleşen insanlar Gecekonducular olarak adlandırılırdı, yerleşimleri yasal olmadığı için federal ve anayasal haklardan yararlanamayan bu Gecekonducular, adalet ve güvenlik için “ekstra-yasal” kurumlar oluşturmuşlardır. Arazi kulüpleri (veya hak dernekleri) içerisinde, kendi anayasa ve ek-kanunlarını hazırlayan bu insanlar, hukuk ve güvenliğin tesisi için görevlilerini kendileri seçerler ve bugünkü modern hukuk sisteminden hiçbir eksiği olmayan gönüllü bir adalet mekanizması içinde yaşamlarını sürdürürlerdi.

Yine tıpkı Arazi Kulüpleri gibi Çoban Dernekleri de Vahşi Batı’da düzen sağlama araçlarından biriydi, bunlar da arazi kulüpleri gibi kendi grupları için yasalar ve kurallar hazırlarlardı. Fakat çalışma yöntemleri Arazi Kulüplerinden biraz daha şiddet içeriyordu. Mülkiyetin korunumunu daha çok paralı silahşorler üzerinden sağlıyorlardı.  Bu dernektekiler mülklerini korumak için onların yasalarına uyacak silahşorler kiralıyor ve böylece adalet mekanizmasını tesis ediyorlardı. Fakat sanıldığının üzere bu tür “şiddet”e dayalı hukuk da sürekli şiddet üretmiyordu, bilakis haksız şiddeti azaltıyordu.[7]

Devletsiz adaletin ve mülkiyet haklarının tesisi için farklı bir örnek de Orta Çağ İzlandasıdır. Norveç’teki derebeylik sisteminden kaçan Vikingler, İzlanda’da adem-i merkeziyetçi bir yönetim biçimi oluşturmuşlardı.[8] Burada hukuku devlet mahkemeleri değil, özel mahkemeler yürütüyordu. Anlaşmazlıkları çözmek için mahkeme üyeleri suç işlendikten sonra toplanıyordu. Davacı hakemlerin yarısını, sanık da diğer yarısını seçebiliyordu. Bir anlaşmazlık bir özel mahkemede çözülemezse daha ileri seviyedeki (yine özel) mahkemelere başvuruyorlardı.

Yerleşimciler İzlanda’yı dört bölgeye ayırmıştı. Her bölgede 9 godord* bulunuyordu. Godordların kanun yapma yetkisi vardı, fakat bu yetkiye devlet öyle istediği için sahip değillerdi; birinin Godord olup kanun-yapma yetkisine sahip olabilmesi için gerekli şart yeterli sayıda kişinin onu kanun-yapıcı olarak seçmesiydi. Yani, isteyen herkes kendine yeterli takipçiyi bulduğu sürece kanun-yapıcı olabiliyordu. Bu şekilde İzlanda’da tamamen gönüllülük esasına dayalı bir “toplum sözleşmesi” vardı. İzlanda bu desentralize, özel hukuk sistemi sayesinde özel mülkiyetin korunumu ve adalet etkin şekilde sağlanabiliyordu. Orta Çağ Vikingleri, bir “şiddet tekeli”ne ihtiyaç duymamıştı.

Sonuç

Özel mülkiyetin korunması için mülkiyet ihlali yapan bir tekel aygıtının varlığına ihtiyaç yoktur. Dahası, bir kanun yapıcılık ve şiddet kullanımı tekeline sahip bir örgütün olduğu bir toplumda bireyler mülkiyete gerçek anlamıyla sahip olamazlar çünkü sürekli bir zorbanın tehdidi altında yaşamaktadırlar. Bu zorba, istediği gibi onlardan haraç kesebilir, en kıymetli mülklerini kendi adına feda ettirebilir. Devlet altındaki bireyin yaşamıyla zorba çetesi tarafından her gün yemek parası alınan Ahmet’in arasındaki fark, devletin çok daha sistematize bir suç örgütü olmasıdır. Mülkiyeti korumak için devlete güvenmek, koyun sürüsünü korumak için kurt çetesine güvenmekle aynı şeydir. Kurtların varlığı, koyunların güvenliğini direkt olarak tehdit etmektedir, çetedeki kurtların sayısı en fazla ikinci dereceden bir önem arz etmektedir, sürü kurtlardan arınmadıkça kuzuların gerçek bir güvenliği asla olmayacaktır.

 

 

* Devlet otoritesinin meşruiyeti ve toplum sözleşmelerine dair daha detaylı bir inceleme gerektiği doğrudur, fakat bu inceleme yazıyı gereksiz uzatacağı ve konudan sapma yaşatacağı için nedenlerine kısaca değinmekle yetindim.

[1] Michael Huemer, The Problem Of Political Authority, Palgrave Macmillan, 2012, shf. 47-60,

[2] Franz Oppenheimer, Devlet, Phoenix Yayınları, 2005; Charles Tilly, Zor, Sermaye ve Avrupa Devletlerinin Oluşumu, İmge Yayınevi, 2000; Charles Tilly, War Making And State Making as Organized Crime

[3] Bruce L. Benson, Enforcement of Private Property Rights in Primitive Societies: Law without Government, Journal Of Libertarian Studies, Kış 1989

[4] A.g.m, shf. 8

[5] A.g.m, shf 9-10

[6] Terry Anderson, P.J. Hill, An American Experiment in Anarcho- Capitalism: The-Not So Wild, Wild West, Journal of Libertarian Studies, 1979

[7] A.g.m., shf. 10

[8] Medieval Iceland and the Absence of Government, Thomas Whiston

*Godord hem “bir grup insan” hem de “kanun yapma yetkisi olan kişi” anlamına gelmektedir. 


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi