Demokratik meşruiyet nedir?

  • Kubilay Atlay
  • 27 Aralık 2013
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Memento filmi nasıl geri sarıyorsa ben de ne yazık ki “insanların hakları neden vardır, bu haklar nelerdir, bu hakları insanlar neden kendi rızalarıyla sınırlandırmıştır, insanlar devlete neden katlanır, demokratik bir devlet neden demokratik olmayana göre daha meşrudur, demokratik bir düzende iktidar nasıl değişir, darbe nedir” diye gideceğimize en sonundan hikâyeye girdik. Şimdi, basamak basamak geriye doğru gitmek de çok anlamlı olmayacağından, bu zincirden bir halkayı, “demokratik rejimler neden meşrudur; demokratik yöntemlerle alınan kararlara neden bu kararın muhalifleri dahi uyarlar; demokratik kararların, kendi muhaliflerini bile rızayla uyma noktasına getiren meşruiyetinin kaynağı nedir” sorusunu irdeleyip buna bir cevap bulmaya çalışalım.

Neden hepimiz Ahmet Murat Aytaç hocamın başarılı tanımlamasıyla, “itaatkâr muhalifleriz”? Neden seçimlerde hepimiz değişik partilere oy vermekle birlikte en nihayetinde kazananın yönetimi altında yaşamayı kabul ediyoruz? Vergi oranları düşsün diye düşünsek bile neden (bizce) yüksek vergileri ödüyoruz? Neden kırmızı ışıkta duruyor, yeşilde geçiyoruz?

Bu sorunun bir cevabı tabi ki “can ve mal tatlı olduğu için”dir. Kırmızı ışıkta geçersek ceza keserler, bu arada bir kaza yaparsak suçlu biz oluruz ve masrafları biz veya sigortamız öder, yaralamalı veya ölümlü bir kaza olursa hapse de girebiliriz. Hapis cezasını kabul etmiyorum dersek zorla götürülebilir, kaçmaya çalışırsak da polis kovalar, yeri gelirse vurur. Olayların bizi götüreceği nokta ölümümüz bile olabilir. (İdam cezasının İngilizcesinin capital punishment -temel ceza- olmasının bir anlamı var)

Ancak tek cevap bu mudur? Sadece güç üzerine kurulu bir siyasi sistemimiz mi vardır? İnsanoğlunun birikimi “yemek buldun mu ye, dayak gördün mü kaç” ilkesinden daha ileride değil midir? Tabi ki değil. Felsefe tarihi, siyaset bilimi tarihi bunun böyle olmadığını bizim gözlerimizin önüne seriyor.

Bu kısacık yazıda Hobbes’dan, Locke’dan, toplum sözleşmesinden, bu teorinin iyi-kötü yanlarından bahsetmek ne yazık ki mümkün değil. Filmi ileri saralım ve mümkün olduğunca özetle ifade edelim: Bizler, kırmızı ışık konulan bir yerde, kırmızı ışık yandığında, ışık ne kadar uzun yanarsa yansın ve biz ne kadar bunu tasvip etmezsek etmeyelim, dururuz, çünkü hayatımız garanti altındadır. Yolda arabamızı beğenen ve onu isteyen her Allahın kulu bizi zorla durdurup arabamızı almaya kalkmaz. Bunu yaparsa, bunun bir bedeli vardır ve o bedeli öder. Bu daha işin sadece başlangıcı. Aynı zamanda o trafik lambasını oraya koyma kararı veren belediye meclisi seçilirken bizim de bir oyumuz vardır, o meclisin seçilmesinde etkimiz vardır. O meclislerin seçimleri belli aralıklarla tekrar eder, biz de yeniden seçilmek için karşımıza gelen insanlara “şurada tiridine bandığımın bir kırmızı ışığı var 3 dakika yanıyor, onu oradan kaldırtma sözü verirseniz size oy veririm” deme şansımız var. Bu da sadece başlangıç, devamı var: Bu kırmızı ışığın kalkması için dilekçe verebiliriz, hakkımızdır. Kampanya başlatabiliriz, hakkımızdır. Gazeteye ilan verebiliriz, hakkımızdır. Gider kırmızı ışığı yerinde protesto edebiliriz, hakkımızdır. Eğer ambulansta isek, hastaneye kaldırılıyorsak bu kırmızı ışık bize işlemez, ambulans basar gider örneğin, yasanın istisnaları vardır. Bütün bunlara rağmen biz kırmızı ışığa red oyu versek, başkalarının da vermesi için çabalasak, ancak azınlıkta kalsak, o kırmızı ışık orada kalısa ve süresi de kısalmasa da; içinde yaşadığımız rejimin belli aralıklarla seçimlerin yapıldığı ve bizim oylanamaz, devredilemez, vazgeçilemez haklarımızın korunduğu bir liberal demokrasi olmasının aşkına, bu kırmızı ışığa katlanırız.

Tahmin edebileceğiniz gibi aslında bu da sadece bir başlangıç. Önemli bir tanım var mesela yukarıda: “oylanamaz, devredilemez, vazgeçilemez haklar” gibi. Yine uzatmamak için kısaca şunu diyelim: Biz, karar alma mekanizmalarında azınlıkta kalsak ve seçimlerde istemediğimiz parti de kazansa, meclisler istemediğimiz kararları da alsa, devlet bizim oylanamaz, devredilemez, vazgeçilemez haklarımızı koruduğu müddetçe, bu hakların aşkına, istemediğimiz kararlara katlanırız.

Yani, demokratik bir ülkede seçimle iş başına gelmiş iktidarların meşruiyeti, 1) mutlak bir meşruiyet değildir, 2)kıymeti kendinden menkul bir meşruiyet de değildir. Sadece seçilmiş olmak meşruiyet için yeterli değildir. Seçilmişler meşrudur, ancak bu şartlı bir meşruiyettir. Bu şart “anayasa ve haklar”dır. Seçilmiş hükümetler, anayasaya uymak ve hakları çiğnememek karşılığında kendilerine oy vermiş olsun, olmasın bütün halkın temsilcisidir, bütün halk adına karar verir, bu kararlarında da meşruiyete sahiptir.

Ülkeyi anayasa ve haklar bildirgelerinin (örneğin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi) sınırlandırdığı şekilde, halkın devlete verdiği yetkilerle sınırlı kalarak ve hakların asıl sahibi olan halkının vesayetinde yönetmeyi kabul ettiği, bunlara uyduğu müddetçe seçilmiş iktidarlar meşrudur. Yeter ki hakları çiğnemesin, anayasaya uysun, demokratik meşruiyetini yok etmesin. Yeter ki toplum sözleşmesini kendisi çiğnemesin.

Çiğnerse ne olur, ona da başka bir zaman bakalım.



© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi