Darwin haklı olduğuna göre Lamarck haindir!

  • Öner Yiğit
  • 30 Aralık 2013
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Mecelle'nin yazarı Cevdet Paşa, Osmanlı'nın son yüzyılındaki en büyük âlimlerden biridir. Cevdet Paşa'nın Maruzat isimli eserinde anlattığı bir olay zihniyet tarihimizi yansıtması bakımından son derece ilginçtir. Olay miladi 1857 yılında geçiyor. Paşa'nın anlattığına göre, İstanbul Tersanesinde "Fethiye" adlı bir "Kalyon-hümayun" inşa ediliyor ve bütün halk toplanmış, denize indirme töreni için Sultan Abdülmecid'in gelmesini bekliyor. Tam o sırada kalyon, Paşa'nın deyimiyle "Kendü kendüye hareketle" kızaktan kayıp denize iniyor. İnerken de birkaç işçiye çarpıyor ve ölümlerine neden oluyor. İstanbul Kadısı Tekfurdağı Müftisi-zade Efendi, geminin kendiliğinden hareketine bir mana verememiş. Zihninden geçirdiği "Kalyonu melekler indirmiş" fikrini, töreni izlemeye gelen halka anlatıyor. Tören alanında bulunan birileri de "Evet, bu kalyonu meleklerin indirmiş olması muhtemeldir. Lakin işin içinde şeytan da karışmış olmalı ki, birkaç kişinin ölümüne neden oldu." der. Oysaki Cevdet Paşa bize, Osmanlılarda, kalyonların üst kısımlarının denizde yapıldığını, Fethiye'nin üst kısımlarının ise daha kızaktayken tamamlandığını, halatların bu ağırlığı çekemediği için koptuğunu ve geminin bu yüzden "kendü kendüye hareket" ettiğini, kadının ise bundan bihaber olduğunu" belirtiyor. Osmanlı'nın son dönemindeki ilmiye sınıfının ekserisi, bilmeden de olsa insanların aklıyla dalga geçiyordu. Ancak dalga geçilenlerin bizzat ilmiye sınıfı mensuplarının olduğunu söylüyor Cevdet Paşa Maruzat'ta.

Çoğumuz bu hikayeyi okuyup "Kalyonun kayıp denize inmesini meleklere şeytanlara bağlamanın ne gereği vardı?" diye düşünmüştür. Ancak Cevdet Paşa'nın anlattığı bu olayın analojik benzerlikler itibariyle şu sıralar sayısız farklı örneklerle karşı karşıyayız. Bilimsellikten ve "yanlışlanabilirlik"ten uzak bu yaşanmış olayı açıklama mantığı, Karl Popper'ın deyimiyle, tam bir "sahte bilim" örneğidir. Komplo teorileri de böyledir. İstediğiniz kadar bol delil bulursunuz, ama iddianızı somut olarak test etmeniz imkânsızdır. Şu sıralar her gün, bizzat gazeteler aracılığı ile üretilen komplo teorilerine şahit oluyoruz. Ancak acı olan taraf, çoğu insan, yazılıp çizilenlerin komplo teorisi olduğunun farkında bile değil. Henüz sıcaklığını koruyan ve idrak etmekte zorlandığımız güncel komplo teorilerinden ziyade, geçmiş komplo teorileri üzerinden örnekleme yapmak daha kolaydır. Bu yüzden de Necmettin Erbakan'ın, yıllar önce yapmış olduğu bir konuşmasından bir kesit sunmak istiyorum:

Eylül 1993, Erbakan Hoca, dönemin DYP ve SHP hükümetlerini kastederek, şöyle bir konuşma yapıyor: "Bugünkü hükümetin programını açın bakın. Programda sanki yapılacak başka bir iş kalmamış gibi "Çay sahalarını daraltacağım, fındık sahaları daraltacağız" denmekte. Program baştan sonuna kadar bunlarla doldurulmuş. Zaten Karadeniz'de çay ve fındıktan başka bir şey yok. "Öyleyse ilk işimiz Karadeniz'i ezmektir." diyor bugünkü hükümetin programı. Bu nasıl hükümet! Niye fındık sahalarını daraltıyorsunuz? Niçin çay sahalarını daraltıyorsunuz? Çünkü İsrail bunları satacak. Çünkü dış güçler bunları satacak. Türkiye bu sahalarda gelişmesin. IMF reçetelerinin hedefi budur." Erbakan'ın bu konuşması, tam bir komplo teorisi örneği. Sormamız gerekiyor, Erbakan Hoca'nın konuşmasında bahsettiği fındık ve çay üretiminin azalması ile İsrail ekonomisi arasında ekonomik bir illiyet bağı var mı? İsrail ne zamandan beri çay ve fındık ihracatçısı? Bunca yıldır kaçak çay paketi almak için yerel pazarlarda fırsat buldukça dolaşan biriyim, neden hiç İsrail çayına rastlamadım? "Dış güçler" çay mı ihraç ediyor yoksa başka şeyler mi?

Soruları arttırmak mümkün. Sanırım şu tespiti rahatlıkla yapabiliriz: Komplo teorilerini en çok radikaller sever. "Hainler"in, "işbirlikçiler"in, "Emperyalistler"in, "Siyonistler"in kurdukları ve her an hayata geçirmek için fırsat kolladıkları planlarla karşı karşıya olduğumuz duygusu, insanı harekete geçirir ve bu yüzden de komplo teorilerinin siyaset ve ideolojik akımlar için getirisi her zaman çok yüksektir. Her devrimin böyle uzun "hain" listeleri vardır, hem de devrin kendi evlatlarından. Gerçek şu ki, olaylar, süreç ve bağlam içinde incelenmeyip, bunun yerine komplo teorileri ile açıklanmaya çalışılırsa, gerçekler, kaybedilmekle kalmaz, aynı zamanda, akıp gitmekte olan hayata da gerçekçi bir bakışla bakmaktan yoksun kalınır. Komplo teorisi, zihindeki bir kurgu ile reel hayattaki karmaşık olaylar arasında hayali ve basit bir nedensellik ilişkisi uydurmaktır. Bir tür akıl yürütme fonksiyonu yerine getirdiğini düşünen komplocuların totaliter psikolojilerini anlamak için, Albert Camus, Rus Anarşist Pisarev'in bir cümlesini nakleder. "Darwin haklı olduğuna göre Lamarck haindir!" (Albert Camus Başkaldıran İnsan) Yani Ak'lar ve kara'lar... "Açıktoplumcu" filozof Popper, "her şey"i izah eden" bütüncü" teorilerini de komplo teorilerini de astrolojiye benzetir. Çevremizdeki ya da tarihteki olaylara ideolojik varsayımlarımızı "yanlışlıyor mu" diye bakmak yerine "doğruluyor mu" diye bakarsak astrolojinin metodunu benimsemiş oluruz. Öyle ya! Herşey bizi doğrular! (Her şey, Hitler'i, Hûmeyni ve Marx'ı da doğrulamıştı değil mi!?) Milyarlarca olaydan istenilen tekil olaylar seçilip alt alta veya yan yana koyularak istendiği kadar "şema" çıkarılabilinir ancak alt alta- yan yana dizilen bu olaylar arasında gerçek bir nedensellik ilişkisi var mıdır, asıl önemli olan nokta burasıdır. Ne yazık ki komplo teorileri, nedensellikten uzaktır, bu yüzden de oluşturulan "şema"ların çoğu yalan yanlış zihinsel algılamalarla doludur. Bilimsel olarak kavranılamayan süreçler, komplo zannedilir. Analitik düşünceyi de öldüren komplo teorileri, böylelikle radikal ideolojileri ve bu ideolojileri savunan kitleleri coşturmak için en önemli araç haline geliyor. Topyekün planlama, "yeni insan", "yeni toplum" yaratma biçimindeki radikal projelerde, ütopya unsuru çok güçlüdür. (Devlet eliyle dindar nesil yetiştirme :) ) Fakat bütün akıl-bilim nutuklarına rağmen, akılcılık unsuru zayıftır bu ütopyalarda. Popper'ın deyimiyle 'köktencilikte saklı akıldışılık'tır bu durum. Oldukça "Zamanlaması manidar"(!?) bir dönemden geçiyoruz. Öyle ki Zaytung'un dalga geçtiği "Zamanlaması manidar"lı cümle kalıpları bile, bizi yine de bu tarz cümleler kurmaktan vazgeçirmiyor. İronili mizahtan ders çıkarma evresi çoktan geçtik, sadece mizaha gülüp geçmekle yetiniyoruz. Ancak yine de aklıselim insanların rahatlıkla tespit edebileceği gibi, komplo teorileri, özellikle de kriz ortamlarında insan ruhuna uygun düşmekte. Olayların son derece karmaşık sebepleri ve yine son derece karmaşık çözümleri üzerinde kafa patlatmak yerine, önyargılara uygun düştüğü için bir "düşman" belirlenip (çoğu zaman yeni düşmanlar üretip), "her şeyi miki" yaptı tadında fazla emek harcanmadan yapılan çıkarsamalar, ruhların ateşlenebilmesi işine yarıyor. Neden-sonuç ilişkisinden yoksun, hayali ve basit olduğu için de etkileyicidirler. Böylelikle komplo, adeta bir tutku bir ideoloji haline kolayca gelebiliyor. Hiç şüphesiz, 17 Aralık'tan beri gazete manşetlerinde, köşe yazılarında, ruhların ateşlenmesi için ibretlik komplolara yer veriliyor. Gazeteleri okuyup, okudukça acıma gülümsemesi yapıp ardından yazılanlar üzerine düşünülmesi dileği ile...

Twitter: @bironerimvar



© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi