Charlie Hebdo saldırısı, ifade hürriyeti ve medeniyet

  • Medeni Sungur
  • 14 Ocak 2015
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

“Bir fikrin kutsal olduğunu söylediğiniz an, bahsettiğimiz dini bir inanç veya seküler bir ideoloji de olsa, onun eleştiriden, hicvedilmekten, alaydan, horgörülmekten muaf olduğunu dile getirmiş olursunuz, bu da düşünce özgürlüğünü imkansız hale getirir.”

Salman Rüşdi

[İncinme hakkını savunun (openDemocracy, 7 Şubat 2005)] 


Böyle durumlarda insan bilgisayarın başına oturduğu vakit ne yazacağını tam kestiremiyor esasen! Ne yapıyorum ben? 2015’te ifade özgürlüğünün, hatta hayat hakkının neden kıymetli ve savunmaya değer şeyler olduğuna dair yazı yazmaya çalışıyorum.  

Geçen günkü elim saldırı olup arkadaşlarım benden bu blog için bir ifade özgürlüğü yazısı istediklerinde taşınma telaşesi içindeydim. Bir seneden uzun bir müddettir Türkiye dışında yaşıyorum ve geri dönme hazırlığı yapıyordum. Tam aynı esnada taşınma hazırlığı yaptığım için olayın ardından gelen tepkileri sıcağı sıcağına takip etme fırsatı buldum o bir iki gün içerisinde televizyonlardan. 

Bir haftadır hem Türkiye, hem de dünya basınından izleyebildiğim kadarıyla, eylemin lehtar ve aleyhtarları arasındaki pozisyonu belirleyen en önemli faktörlerden bir tanesi; Müslümanların bu olaya verdiği tepkiler oldu. Kimisi saldırıyı düzenleyenlerin motivasyonlarına insanlık adına radikal bir şekilde karşı çıktı. Kimileri “Fransız ile Fransız arasındadır, bizi ilgilendirmez” şeklinde ilginç bir yaklaşımla nötr kalarak, kimileri de çeşitli yönlerden saldırıyı ve insan ölümlerini meşrulaştırmak suretiyle bizleri şaşırtmamayı başardı. Bu yazıda ben de, “iyi olmuş”, “hak ettiler”, “olmaz olsun öyle medeniyet” şeklindeki tezahürleriyle gerek sosyal medyada, gerek sokakta sürekli karşılaştığımız yaklaşımdan ne anladığımı biraz anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle bu yaklaşım, dolaylı olarak “Hayat Hakkı’ndan, nefsi müdafaa sınırlarını aşan bazı durumlarda da taviz verilebileceği, yani bazı şeyleri yapan veya söyleyen insanların hayat haklarının elinden alınabileceği ve bunun ahlaken kabul edilebilir, hatta istenebilir bir şey olduğu” imasını içeriyor.  Bu önemli bir sorun. Zira sağlıklı bir şekilde bir toplumun bir arada kalabilmesini sağlayan en temel dinamiklerin en önemlisi keyfi bir şekilde reddediliyor.

Bilebildiğimiz insanlık tarihinde, nesnel verilerle ölçebileceğimiz en gelişmiş medeniyet biçimi, bugün dünyanın belli bölgelerinde ortaya çıkmış ve kümelenmiş vaziyette. Bu medeniyet, birbirinden çok farklı değerlere sahip insanların barış içinde bir arada yaşamalarını ve aynı zamanda sahip oldukları toplam refahı istikrarlı bir şekilde arttırmalarını sağlayacak toplumsal mekanizmaları kurabildiği için “en gelişmiş” medeniyet oluyor.  Dünya üzerinde var olan hiçbir düşünce veya inanç sistemi, bu modele ciddi bir alternatif önerebilmiş değil. 
Bu mekanizmaları şöyle bir incelediğimiz zaman, bu başarıyı büyük oranda mümkün kılan bir takım değerler ve kurumlar tespit ediyoruz. Temel hak ve hürriyetlerin garanti altına alınması, herkesin kanun önünde eşit olduğu hukukun üstünlüğüne dayalı bir düzen, herkesin serbestçe gönüllü mübadelede bulunup sözleşmeler yapabildiği bir serbest piyasa ilk akla gelenler!  Yakın tarihimizde de, toplumların bu kurumları sağlıklı bir şekilde kurabildiği ölçüde ilerleyip başarılı olduklarına şahit olduk. 

Bu nedenle, aslında, “eğer peygamberimize hakaret edilecekse olmaz olsun öyle medeniyet” demek gerçekten “olmaz olsun medeniyet!” demektir. Çünkü tam da bu yüzden, ifade özgürlüğünü diğer her şeyden üstün bir temel değer olarak kabul eden, zaman zaman hoşumuza gitmeyecek şeyleri de kapsayacak şekilde genişletip hukuki güvence altına alan toplumlar aynı zamanda medeniyet iddiasında en önde olanlar! Buna zaman zaman peygamber veya diğer herhangi bir kutsalı eleştirebilmek, hatta hakaret edebilmek de dahil. Bu sanıyorum çok az sayıda kişi hariç kimsenin arzu ettiği bir şey değildir. Ancak, sahip olduğumuz medeniyet için ödememiz gereken ufak bir bedel.

İşin diğer tarafı da şu: Bu değerleri reddeden radikal İslamcı örgütler, bu değerlerin sahibi olarak algıladıkları batı medeniyetine verdiklerinden çok daha büyük zararı yine Müslüman toplumlara veriyorlar. Hebdo saldırısı bir sembol. Bu değerlere sahip çıkmamanın, dudak bükmemenin, bunları Batı’nın değerleri olarak addedip uzaktan bakmanın Müslümanlar için son derece talihsiz bir takım sonuçları olduğunu başka yerlerde de görüyoruz. Geçen hafta, Nijerya’da Boko Haram örgütü Baga şehrine saldırarak bölgedeki 16 kasaba ve köyde büyük bir katliam yaptı. Alabildiğimiz haberlere göre katliamda kadın, erkek, yaşlı, çocuk toplam kayıp sayısı 2000’in üzerinde. Katliamdan kaçıp kendini Çad gölüne atan insanlar var. 2009’dan beri 1 milyondan fazla kişi evlerini terk etmiş durumda. Bugün dünyada öldürülen her on Müslüman’ın dokuzu yine Müslümanlar tarafından öldürülüyor. Bu, sebepleri üzerine ciddi manada düşünülmesi gereken bir husus. 

Bu medeniyet modeli, sadece çok çeşitli ilgi ve yönelimlerden insanların bir arada yaşadığı modern insan topluluklarına yönelik değildir. Farz-ı misal, içinde çok değişik İslam yorumları barındıran Sünni Müslüman bir topluluk hayal edelim. Sanıyorum Türkiye toplumunda yaşayan bizler için bu çok zor olmayacaktır.  Bu topluluğun da, barış içinde bir arada yaşayabilmek gibi bir hedefi varsa, ifade özgürlüğünü toplumu oluşturan en temel çerçeve değerlerden biri olarak kabul etmesi gerekir. Aksi takdirde, Boko Haram veya İŞİD örneğinden de görülebileceği üzere, aynı meselenin farklı yorumlarını benimseyen insanların bile barış içerisinde bir arada yaşayıp bir toplum meydana getirebilmesi imkânsız hâle gelir.

Ben İslam veya başka bir fikrin Batı medeniyetinden daha iyi bir medeniyet alternatifi sunabileceği fikrine itiraz ediyor değilim. Ancak şunu iddia edebileceğimi sanıyorum; Batı medeniyetinin üzerine kurulmuş olduğu “hayat, hürriyet, mülkiyet hakları, mutluluğu arama hakkı, örgütlenme, sözleşme, din ve vicdan hürriyeti, hukukun üstünlüğü, serbest piyasa” gibi değerleri reddetmek veya Batı’daki kontekstinden daha az değer vermek suretiyle böyle bir alternatif önerilemez. Eğer ciddiye alınmak hedefleri var ise, önerilecek bütün alternatifler bu değerleri en az oradaki kadar içermek mecburiyetindedir. Çünkü “çerçeve” olarak nitelediğimiz bu değerler, alelâde bir takım ahlâki idealler değildir. Bilakis, her biri, çok güçlü implikasyonları olan, toplum nezdinde değer verilip üstün tutulmaları ve hukuken güvence altına alınmaları hâlinde, o toplumun ve ortalama insanın hayat standartlarını birim zamanda en hızlı şekilde yükselten mekanizmalardır. Ve bunlar tarihin akışı içerisinde Batı’da ortaya çıkmış olmaları dolayısıyla Batı’nın tekelinde olan değerler olarak da addedilemez. Medeniyet iddiasında bulunan her birey veya toplumun sıkıca sarılması ve hak iddia etmesi gereken evrensel değerlerdir.

Bu yüzden, ortalama Müslümanın günlük dil seviyesinde bu değerlerin üstün olduğunu savunmasının, en az herkes kadar bu değerleri sahiplenmesinin çok önemli olduğuna inanıyorum. Değerler gerçektir ve güçlü sonuçları vardır. Günlük hayattaki söyleminizde neyi öne çıkardığımız, hangi değere göre hareket ettiğimiz etkileşim içinde bulunduğumuz insanlarda güçlü etkiler bırakır. Çünkü bu bir itiraz olacaktır aynı zamanda. “Hayır, ben de medeniyet konusunda en az sizin kadar iddialıyım. İnsanı daha iyi yaşatmak, hepimiz için yarının bugünden daha iyi, güzel ve gelişmiş olması benim için kıymetli bir şeydir” demek olacaktır.   


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi