Avcı – toplayıcılar : Orijinal liberteryenler

  • Kubilay Atlay
  • 24 Aralık 2013
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Bu çeviri, orjinali http://www.independent.org/ publications/tir/article.asp?a=877 adresinde bulunan Thomas Mayor’ın “Hunters-Gatherers: The Original Libertarians” isimli makalesinin tarafımca Türkçe’ye tercüme edilmiş halidir. Çevirmeye başladıktan sonra uzun süre elimde bekleyen bu makaleyi sonra nihayet çevirebildiğimde yazının çoktan çevrildiğini ve Liberal Düşünce Dergisi’nin 71. Sayısında yayınlanacağını öğrendim. Güya genç olan biziz, ancak Türkçe liberalizm külliyatının oluşmasında ekseriyetle bila bedel yaptığı çevirilerinin inkâr edilemez bir katkısı olan Atilla Yayla Hocamız işleyen demirin ışıldadığını gösterdi ve muhtemelen benden sonra başladığı çeviriyi benden önce çevirdi ve yayınladı. Bahsi geçen çeviriye  ulaşmak ve referans vermek isteyenler herkese açık olan şu adresten yazıya ulaşılabilir: http://libertedownload.com/LD/sayilar-ornek/71/08-thomas-mayor.pdf . Bir kere yayınlandıktan sonra benim başka bir yerde yayınlamamın anlamsız olacağından hareketle yayınlatmaktan vazgeçtim. Yine de insanın emeği kıymetlidir, elimde durup durmasına da gönlüm elvermedi, en azından buradan yayınlamaya, hiçbir şey için değilse bile belki iki farklı kişinin bir makaleyi çevirmesindeki farkları incelemek isteyen birilerinin işine yarar düşüncesiyle buradan yayınlamaya karar verdim. Bu çevirinin Türkçe’deki büyük liberal antropoloji literatüründeki eksikliğin tamamlanması için sadece bir başlangıç olmasını ve literatürün hem çevirilerle hem de telif yazılarla zenginleşmesini ümit ediyorum. Genç liberallere çağrımdır: Özgürlükçü bir bakış açısıyla antropoloji çalışmak isteyenlerin önünde derin bir deniz bulunmaktadır, bu sulara atlamaktan çekinmesinler.

AVCI – TOPLAYICILAR : ORİJİNAL LİBERTERYENLER

Yazan: Thomas Mayor - - Çeviren: Kubilay Atlay

Bu makalede, kadim ancak muallaktaki bir soruyu soruyorum: İnsanın temel doğasına hangi politik ekonomi daha uygundur – kolektivist mi, bireysel mi? İnsan doğal olarak bireyin kendi çabalarının ürünleri üzerindeki hakkına saygı mı duyar, yoksa başkalarının bu ürünler üzerinde daha yüksek bir hakkının olduğuna mı inanır? Genetik olarak bağımsız bir karar verici olmaya mı programlanmıştır, yoksa güçlü bir lideri takip eden pasif bir rolde mi daha rahat eder? Tabi ki, filozoflar ve politik kuramcılar bu sorulara, neredeyse hiç muteber destekleyici kanıt olmadan, değişik cevaplar vermişlerdir. Ben, burada, böyle kanıtların var olduğunu ve evrim biyolojisinin temel prensiplerinin antropoloji alanındaki geniş etnografik literatüre uygulanarak elde edilebileceğini savunuyorum.

Arkeolojik ve biyolojik kanıtlar, Richard Leakey tarafından “dik insansı maymun” olarak tanımlanan insanın, yaklaşık yedi milyon yıl önce ortaya çıktığını göstermektedir. (1994, xiii) O günden bu yana, son on bin yıl haricinde insan muhtemelen küçük, kandaş temelli avcı- toplayıcı gruplar halinde yaşamıştır. Böyle bir çevrede, bu kadar uzun zaman süresince insanoğlu avcı toplayıcı ya da çapulcu toplulukların varlığını sürdürmesine yarayacak davranış kalıpları ve sosyo-ekonomik kurumlar geliştirmiş olmalıdır. Bu yüzden, modern insanın temelde, biyolojik olarak bir avcı-toplayıcı olduğu sonucunu çıkarmamız gerekir. Modern insanı bütünlükle anlamak için onu beş-on bin yıllık kısa medeniyetin zuhurundan önce, ilk eldeki durumunda anlamamız gerekir.1

Avcı – Toplayıcı Toplulukların Temel Özellikleri

Neredeyse tamamen iskeletlerden ve aletlerden oluşan arkeolojik kayıtlar insanın davranış kalıplarını anlamamız için yetersiz kalmaktadır. Ancak, etnografik literatür modern çağa kadar ulaşmış avcı-toplayıcı ve avcı-toplayıcı benzeri kavimleri zengin ve detaylı bir şekilde tasvir etmektedir.2 Bu literatür her ilkel toplumda bulunan, avcı-toplayıcı toplumların bir ekonomik ve politik hayvan olarak insanı anlamaya dair önemli yapay gerçekleri olan bariz özellikleri belirlemektedir. Bu yapay gerçeklerin en önemlileri şu şekildedir:


  • Toplumun temel birimi kafiledir. Kafileler tipik olarak akrabalık bağlarıyla bağlı az sayıda çekirdek aileden oluşur. Kafileler nadiren 50 kişiyi geçer (Fried1967, 113). Bu temel birimin yaygınlığı etkileyicidir. Tüm toplayıcı gruplar bu formu almış görünmektedir. Dahası, kabile şeklindeki sosyal örgütlenme en yakın primat türlerinde de hakimdir. Bu yüzden,  bu sosyal organizasyon şeklinin yerleşik tarımın zuhuruna kadar insanlık tarihi boyunca (ve insan-öncesi dönemde de) galebe çaldığından epey emin olabiliriz.

  • Kafileler nispeten geniş alanlara dağılmışlardır. Bunun sonucunda insan yoğunluğu 5 mil kareye 1 kişi düşecek biçimden 50 mil kare hatta daha fazla alana 1 kişi düşecek şekilde olmuştur(Steward 1955, 125). Görünüşe bakılırsa toplam insan nüfusu çok epey yakın zamana kadar son derece azdı. Bazı tahminlere göre yirmi bin yıl önce Avrupanın nüfusu yüz bini aşmıyordu.

  • Kafilelerin etkin bir yönetimleri ve resmi yasaları yoktu. Ekseriyetle emsallerinden daha fazla saygı gören bir ya da iki erkek bulunurdu ve bunlara “reis” denebilirdi. Ancak adlandırma ne şekilde olursa olsun genelde kafiledeki diğer erkeklerden sadece biraz fazla otoriteleri vardı. Fried’a göre hiçbir lider bir lider “diğerlerini kendi isteğini yapmaya zorlayamıyordu” (1967,83). Tabi ki kafilelerin tüm üyelerinin, bazen biraz zorla, uyması zorunlu olan davranış normları vardı.

  • Yiyecek genellikle avlanarak ya da toplayarak temin ediliyordu, kırsal veya tarım topluluklarındaki gibi üretilmiyordu. Gerçi modern zamana kadar varlıklarını sürdürebilmiş bazı ilkel topluluklar (örneğin Güney Afrika’nın sapa bölgelerindeki Yanomamolar) avcı-toplayıcı karakteristikleri gösterseler de sınırlı bir miktarda ekim-dikim de yapmaktadırlar(Chagnon 1992, 79)

  • Malların çoğu kolay bozulabilir maldı. İlkel toplulukların yiyecek saklama yöntemleri sınırlıdır. Yiyecek olmayan şeyler bile kafile yer değiştirirken geride bırakılmak zorundadır. Toplayıcı toplulukların bu karakteristiğinin mülkiyetin birikimi üzerinde bariz etkileri olmuştur.

  • Mallar bir tür mütekabil hediyeleşme yöntemiyle değiş tokuş edilirdi. Bu sistem para ya da işleyebilir bir para ikamesi bulunmayan topluluklar için tek pratik yoldu. Bu, toplayıcı toplulukların çok ele alınmış ve bu makalede ortaya konan soruların cevaplanması için mükemmel şekilde anlaşılması gereken bir özelliğidir.

  • Genelde cinsiyetler arasında bir işbölümü bulunmakta, cinsiyetlerin içinde iş bölümü bulunmamaktadır. Bu sayede, her yetişkin erkek diğer yetişkin erkeklerle aşağı yukarı aynı işleri, yetişkin kadınlar da diğer yetişkin kadınlarla aşağı yukarı aynı işleri yapmakta, ancak kadınların ve erkeklerin işleri farklılaşmaktadır. Kadınlar ekseriyetle çocuk bakımı, yiyecek ve malzeme toplarken erkekler ekseriyetle avlanmaktadırlar.

  • Genellikle avcı-toplayıcıların şahsi mülkiyet hakları olsa da kafilenin kullandığı doğal kaynaklar üzerinde tipik olarak mülkiyet hakkı bulunmamaktaydı. Çok az insanın ve mebzul doğal kaynakların bulunmasından dolayı bu kaynaklar üzerinde mülkiyet tesis etmenin herhangi bir avantajı bulunmamaktaydı. Bu toplu-mülkiyet hali birkaç istisna dışında muhtemelen birkaç on bin yıl önce tarımın gelişmesine kadar hüküm sürmüştür.

  • Mahremiyetin kesin yokluğu kafilede yaşamın karakteristik özelliğidir. Binaenaleyh, bireyler diğer bireylerin faaliyetleri hakkında kapsamlı bilgi sahibidirler.

  • Kafile içi çatışma kanunlar, polis ve hakim olmamasına rağmen nispeten önemsizken kafileler arası çatışmalar mühim olabiliyordu. Marvin Harris, kafilelerin, toprak veya kaynaklar üzerine anlaşmazlıklardan değil ekseriyetle şahsi ihtilaflardan kaynaklanan sebeplerle savaşa tutuştukları sonucuna varmaktadır (1977, 47–49). Kadınlar üzerine ihtilaflar ve kadın kaçırmanın yaygınlığı savaşın temel nedenlerinden biriydi (Chagnon 1992, 218–19).

 

Popüler Kavrayışta İlkel Topluluklar

Bu makalenin amaçları doğrultusunda, ilkel insanın popüler imgelemde nasıl görülegeldiğini dikkate almak yararlı olacaktır. Tanınmış antropolog Lionel Tiger, ilkel insanın (aralarında profesyonel antropologlarında bulunduğu) modern insan tarafından  “bizim sevgi dolu, barışçıl, şiirsel biçimde adil” özümüzü bulma çabası içince ekseriyetle romantikleştirildiğini savunmaktadır. Başka modern insanlar (mesela Sahlins, 1972) ilkel toplulukların mistikliğini modern toplulukların eleştirilmesinde, muhtemelen modern hayatın karmaşıklığı ve stresine karşın ilkel hayatın “farazi” basit dinginliği şeklinde kullanmışlardır.3 Başkaları, avcı-toplayıcı toplulukların farazi eşitliğini geleceğin komünist toplumu için bir model olarak methetmişlerdir (Lee 1988).

Senelerdir Marksist gelenek içindeki bir çok entelektüel ilk insanların in tür “ilkel komünizm” içinde yaşadıklarına inanagelmiştir. Bu inancın saiki belli ki Lewis H. Morgan’ın 1877’de basılan “Eski Toplum” kitabıydı. Morgan’a göre “yaşam biçimi olarak komünizm” ilkel topluluklar arasında standart uygulamaydı ([1877] 1958, 454). Hem Karl Marx hem de Frederich Engels Morgan’ın görüşlerinden ziyadesiyle etkilenmişlerdir ve Engels bu görüşlere “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” kitabıyla şöhret kazandırmıştır. Nitekim, Engels’e göre, “toplumun tüm geçmiş dönemlerinde üretim mecburen kollektifti, ve benzer şekilde tüketim de ürünlerin büyük ya da küçük komünistik topluluklar içinde direkt dağıtımı şeklinde cereyan ediyordu” ([1884] 1962, 2:322). Bu görüşün sosyalistlerin düşünme stilinde günümüze kadar süren önemli etkileri olmuştur. 4 Çekirdek ailede “komünizm” günümüzde olduğu gibi ilkel topluluklarda da şüphesiz ki normdu. Aksinin olması pek mümkün değildir. Çocukların bakılıp büyütülüp yetişkin hale getirilmesi – ve insan soyunun devamı- ailenin bu şekilde organize olmasını gerektirmektedir. Ancak bu toplulukların bir çok gözlemcisi aile komünizmini ailenin dışındaki herkese yayarak hatalı yorumlamışlardır. Bu görüş etnografik delillerle kesinlikle desteklenmemektedir.

İlkel toplulukların komünist bakış açısı ayrıca ilkel ekonomilerin yanlış yorumlanmasından da destek görmüştür. Bu ekonomiler kendilerine yetebilen ve belirgin bir iş bölümünün olmadığı ekonomilerdir. Tüm yetişkinler avcı-toplayıcı olarak çalışırlar. Yetişkinlerin bu etkinliklerdeki verimlilikleri büyük değişiklikler gösteremez. Tabi ki bazı avcılar diğerlerine göre daha yetenekli veya yeteneksizdir, ancak bu farklılıklar nispeten önemsizdir. Bu yüzden, böyle bir toplulukta, gelirin yeniden dağıtımı az da olsa hiç olmasa da, yaşam standardı az çok aynı olacaktır. Modern toplumlardaki yüksek eşitsizliklerin nedeni ilkel toplukluların daha fazla yeniden dağıtım yapıyor olmaları veya bir şekilde daha komünistik olmaları değildir. Modern ekonomilerde, yüksek nüfusa ve ayrıntılı iş bölümüne dayalı halleriyle, çok yetenekli insanlar yeteneklerinin gerektiği kadar ödeme alabilmektedirler. Ünlü çocuk öykülerinin yazarı J.K. Rowling, özel yeteneği sayesinde mütevazi bir iş olan öğretmenlikten ortalama bir Britanyalı kadının 5000 katı kazanabileceği bir işe geçebilmiştir. Dünya çapında kitaplarını ve filmlerini milyonlarca insana satabilme imkanı vardı. Bir avcı-toplayıcı toplulukta bu özel yetenek saklı kalacaktı ve toplayıcı olarak onun verimliliği diğer bütün kadınlarla aynı seviyelerde kalacaktı.

Garip biçimde, Marks ve Engels evrimin insanın temel doğasını kollektivizme yönelik şekillendirdiğini iddia etmemişlerdi (bu görüş eğer ilkel insanlar gerçekten aşam biçimi olarak komünizmi benimsemiş olsalardı çok mantıklı olurdu). Bunun yapılmamış olması Marks’ın insan doğasının işlenebilir karakterine olan güçlü inancını yansıtır. Marks’a göre insanın maddi şartları doğasını belirler, tersi değil. Bu inanca göre 7 milyar yıllık evrimin çok az etkisi var demektir. Modern bilim ise bu nevi basit nedensellik teorisine sıcak bakmamaktadır. Ekonomik şartlar, kültür ve biyolojik kalıtım insan davranışı etkiler görünmektedir. Bu perspektife göre, ilkel insanın uzun evrim sürevi içerisinde kollektivist ya da bireysel yaşam tarzına adapte olup olmadığını belirlemek önemlidir.

Kollektivizm vs. Bireycilik

Eğer insan doğası mükemmel bir şekilde işlenebilir değil  ise, modern bir toplum kendi vatandaşlarına doğalarına zıt bir şekilde davranmayı zorunlu tutmadıkça daha başarılı olacak demektir. Başka bir deyişle, modern bir toplum temel kurumları insan doğasıyla uyumlu ise başarılı olacaktır. Ancak modern toplumların temel kurumları nelerdir? Bu soruya tastamam bir cevap vermek bu makalenin sınırlarının dışına çıkmaktadır. Neyse ki bir kaç temel kurum üzerine odaklanmak buradaki amaçlarımız için yeterli olacaktır. Bireycilik üzerinde yükselen toplumlar için üçü bilhassa önemlidir. Öncelikle, bireyler kanunlar çerçevesinde mecburi olmayan seçimler arasında tercih yapma özgürlüğüne sahip olmalıdırlar. 5 Bu kurumsal gereksinim tabi ki bireysel özgürlüğün merkezi ilkesiydi, ancak aynı zamanda ekonomik refahı sağlamak için bir gereksinim, bir çok liberal, bireyci toplum destekleyicisinin önemli bir  düşüncesiydi. İkinci olarak her birey kendi emeğinin faydalarından zorunlu transferlerin korkusu olmaksınız nemalanabilmelidir. Bu gereksinimin de ikili bir amacı vardır. Bireysel özgürlüğü öne çıkarmanın yanı sıra ekonomik kalkınma için de zorunluydu zira bu tarz transferler ekonomik kaynakları iki temel şekilde ziyan etmektedirler: bu tarz transferlerden korunmak ve bu transferlerin zararını azaltmak amacıyla bu kaynaklar yararlı işlerden çekilirler, ve verimli işler için insiyatifi azaltırlar. Son olarak, liberal, bireysel bir topluma en iyi şekilde, minimum devlet otoritesinden memnun olan bireylerce hizmet edilir.

Kollektivizm için gerekli temel kurumlar bireyci bir sistem için gerekli olanın tam tersidir. Öncelikle bireysel tercih özgürlüğü kısıtlanmak zorundadır zira devlet bürokratları ve planlayıcılarının talepleri neyin üretileceği ve nasıl üretileceği konusunda önceliğe sahiptir.  İkinci olarak kollektivizm gelirin üreticiden devlete zorunlu transferini gerektirir. Üçüncü olarak, devasa tarihsel kanıtın gösterdiği üzere, kollektivizm güçlü bir merkezi otoriteye gereksinim duyar.

Bundan sonraki tartışma avcı-toplayıcı toplulukların 3 kurumunun değerlendirmesini içerecektir: (1) bireysel karar almadaki otonominin seviyesi; (2) gönülsüz transferlerden azade olmanın seviyesi; (3) Adem-i merkeziyetin seviyesi. Bu kriterler ölçülebilir değişkenler olarak kabul edildiğinde, yüksek değerler bireysellikle, düşük değerler de kollektivizmle uyumu göstereceklerdir.

İlkel Toplumlarda Karar Alma

İlkel bir toplumun temel birimi şüphesiz ki çekirdek aileydi- bir koca, karı (bazen birden çok karılar) ve çocuklar. Ortak bir alanda yaşayan az sayıdaki böyle aileler kafileyi oluşturuyorlardı. Hala varolan kafile toplulukları hakkındaki etnografik literatür kafiledeki karar verme yönteminin modern ailelerdekiyle oldukça benzer olduğunu göstermektedir. Bu gruptaki her yetişkin epeyce otonomdur. Tek bir çekirdek aileyi ilgilendiren konulardaki kararlar o aile içinde verilmektedir. Birden çok aileyi ilgilendiren hususlarda karar verilmesi gerektiğinde bazı yetişkinlerin düşünceleri diğerlerine nazaran daha ağırlık taşımakla birlikte itaati zorunlu kılacak bir mekanizma bulunmamaktadır. İtaat gönüllü olduğu için de sonuca ulaşmak için böyle gruplardaki liderler iknaya ve örnek olmaya dayanmak zorundadırlar. Ayrıca böyle bir grupta eldeki konuda kimin daha güvenilir olduğuna bağlı olarak liderliğin bir yetişkinden diğerine dönüşümlü olarak geçmesi muhtemeldir.Bütün bu beklentiler kafile topluluklarıyla ilgili etbografik literatürle teyit edilmiştir. Napoleon Chagnon beş yıl boyunca sapa Amazon/Orinoco yağmur ormanlarında Yanomamo halkıyla yaşamış ve Bisaasi-teri köyünün en etkili lideri ile arkadaş olmuştur. Chagnon’ın bu adamı tanımlayışı etnografik literatürün ortak temasını iyi göstermektedir:

Kaobawa bu köyün reisidir. Yani köyün diğer Yanomamo gruplarıyla politik ilişkilerinde belli sorumlulukları vardır, ancak köy bir düşmanla çatışma haline girmedikçe grubundakilerin üzerinde çok az kontrol imkanı vardır... Kaobawa gibi liderler emirlerine kesinlikle itaat edileceğinden emin olmadıkça emir vermezler. Ekseriyetle önerilerde bulunur ve örnek olmak yoluyla liderlik ederler. Bir emir vermeden önce durumu ne olabileceğine ilişkin dikkatlice inceler, eğer emirlerine itaat edileceğine kâani olurlarsa emri veri verirler. Özellikle köyde bir çok önde gelen/baskın erkek varsa durum naziktir. Hiç biri emir verirse ne olacağını bilmemekte, ancak emri verir de verilen emir göz ardı edilirse konumunun zayıflayacağının farkındadır (1992, 14) 6.

Benzer etnografik kanıtların dikkatlice yorumlanması temelinde, Morton Fried avcı toplayıcıları “koltuğunu doldurabilecek yeteneğe sahip bireyler bulunduğu müddetçe kıymetli statüler veren pozisyonları tanıyan basit eşitlikçi topluluklar” olarak tanımlamaktadır  (1967, 52). Şöyle ki, bu tür topluluklarda bireyler kendilerine miras kalan ya da güçle edinilen pozisyonlarlarla değil, bireysel kabiliyetleri ölçüsünde değerlendirilmektedir. Bu tür topluluklarda yetişkinler kendi eşitlerinin tavsiyelerini dinleyip dinlememekte özgür olan otonom karar vericilerdir. Resmi kurallara, mahkemelere, polise, asker-fatihlere, feodal lordlara, köle sahiplerine, devlet düzenlemelerine veya vergilere tabi değillerdir. Onlar politik veya karar verme eşitliği7 olarak adlandırabileceğimiz bir düzende yaşarlar. Binaenaleyh, ilkel topluluklarda karar verme otonom ve adem-i merkeziyetçidir.

Antropolojik kanıtlar açıkça göstermektedir ki insanoğlu karar verme sürecinde, yedi milyon yıl boyunca, kapsamlı tarıma geçilmesinden sonrasına göre çok daha fazla şekilde bireysel otonomi sahibiydi. Böyle bir sonuca varılmasında neler etkili olmuş olabilirdi? Bir çok faktör sonuçta etkili olmuş olsa gerektir. Birincisi, teknoloji bilgisinin nispeten az olması ve nüfusun azlığı ekonomistlerce “iş bölümü” olarak adlandırılan şeyin yetişkinlerce gerçekleştirilememiş olmasıdır. Onlar otonom, kendine yeten üreticilerdi. Böyle üreticiler olmaları ve mebzul doğal kaynakların olduğu bir çağda yaşamaları çok bedel ödemeden baskıcı bir kafileyi terketmelerini mümkün kılıyordu. Modern ülkelerin serfleri, köleleri ve vatandaşlarının aksine avcı-toplayıcılar az sayıdaki eşyalarını toplayıp başka bir toplayıcılık alanına gidebiliyorlardı. Tıpkı rekabetçi bir piyasa ekonomisi gibi, giriş-çıkış serbestisi sosyal olarak istenilen bir çıktıya kavuşulması için kritik rol oynamaktadır. “Ekonomik mobilite” diyebileceğimiz şeyin önemi abartılamaz. Onun yaklaşık 10,000 yıl önce ortadan kaybolması ekonomik ve siyasal sömürünün en temel sebebi olmuştur.

Otonom karar vericilik için önemli olan bir diğer husus da hemen bütün yetişkin erkeklerin silahlı bir avcı olması ve bir çok ilkel topluluğun avcı-savaşçı kültüre sahip olmasıdır. Statü, kendine güven ve yeniden üretilebilir başarı bu yeteneklere bağlıdır. Kafileler arası şiddet genelde nadirse de her zaman mümkündü. Avcılar köyden uzakta, yerleşilmiş alanların dışındayken kör kurşunlara hedef olma ihtimali yüksekti. Bu her zaman mümkün olan misilleme, kafile içi zorlamalara karşı bir doğal engel oluşturuyor ve modern toplumların polis gücüne karşı bir tür “ek ikinci madde” (ABD Anayasasının silah taşıma hakkını tanıyan maddesi – ÇN) alternatifi yaratıyordu.

Dışarlıklılara karşı korunmak için kafiledeki diğer üyelere mecbur olmak da muhtemelen içerideki baskınlığı dizginleyen başka bir etkiydi. Chagnon, Yanomamo’lardaki yetişkin erkeklerin yaklaşık %30’unun, ekseriyeti komşu kafilelerle olan çatışmalarda olmak üzere, şiddet sonucu öldüğünü keşfetmişti. (1992, 239). Gerçi Yanomamolar kendilerini “vahşi insanlar” olarak nitelendirmektedirler ve savaşa diğer ilkel insanlardan daha yatkın olmaları mümkündür; ancak gruplararası savaş potansiyeli oldukça normaldir görünmektedir. Marvin Harris’e göre “Organize gruplararası cinayet bizim taş çağındaki atalarımızın kültürlerinin bir parçası olmayabilir. Mümkündür. Mamafih kanıtların çoğu artık bu görüşü desteklememektedir.... Modern gözlemcilere göre avcı-toplayıcıların ekseriyeti savaşçı takımların kasıtlı bir şekilde birbirlerini öldürmeye çalıştığı gruplararası savaşın bir türünü uygulamaktadırlar” (1977, 47). Dış tehtidin hep varolduğu durumda kafilenin bütün üyelerinin grup-içi uyumu sağlamada ve baskınlık üzerine oluşması muhtemel çatışmaları önlemede çıkarları olacaktır. Bu temayül tabi ki kafile üyeleri arasındaki sıkı akrabalık bağlarıyla da desteklenmektedir.

Son olarak, şunu not etmek önemlidir ki, kafilenin küçüklüğü, akrabalık bağına olan bağlılığı ve kafile için mahremiyetin yokluğu, polis gücü ve baskınlık ve zorunluluk yapıları olmadan medeni düzeni içeride sağlamayı mümkün kılmaktadır.

İlkel Değiş-tokuş ve Yiyecek Paylaşımı

Modern iş bölümü yüksek seviyedeki uzmanlaşmalarıyla, ancak paranın kullanımıyla mümkün olabilen kompleks bir ticaret sistemini gerekli kılar. Para, modern insanın bir şeyini, belki iş gücünü, karşılığında aynı değerde bir şey almaksızın satmasını olanaklı kılar. Para aynı şekilde onun bir şeyi aynı değerde başka bir şeyini satıcıya vermek zorunda kalmaksızın almasını da sağlar. Böylece modern toplumda para, bir değiş tokuş ekonomisini zorlaştıran “ihtiyaçların karşılıklığı” problemini ortadan kaldırır. Para aynı zamanda bir “değer saklama” aracı olarak da kullanılabilir. Bu sayde bireyler geçici fazlalıklarını parasal birikime dönüştürebilir ve ilerideki bir zamanda bu birikimleri ihtiyaçlar daha acil olduğu bir zamanda mala dönüştürebilirler. İlkel topluluklar, şüphesiz ki, değiş tokuşa nadiren ihtiyaç duymaktadırlar zira her yetişkin, cinsiyetler arası ayrım bir yana bırakılırsa, diğer yetişkinler gibi avcı-toplayıcılık yapmaktadır. İlkel topluluklarda yiyeceğin temini tabi ki değişkendir. Bazen bir avcı-toplayıcı kendi yiyebileceği ya da saklayabileceğinden daha fazla yiyecek edinmiş olabilir, başka bir zaman ise kendine yetecek kadar bulunmayabilir. Bir avcı-toplayıcı elindeki fazla yiyeceği ileride kıtlık yaşadığı bir dönemde tekrar yiyeceğe çevirmek üzere para karşılığı satamaz zira para modern bir buluştur. Ancak ilk insanların hayatta kalmaları para yerine geçebilecek, bolluk dönemlerinde biriktirilip kıtlık dönemlerinde tüketilecek kurumsal bir ikame bulmalarına bağlıydı. Bu basit ikame, bizim kafile üyeleri arasu “yiyecek paylaşımı” diyeceğimiz şeydir: Fazla yiyeceği olanlardan az yiyeceği olanlara doğru bir transfer. Sonuç, zaman içerisinde tüketimi dengelemektir. Burada bahsedilen yiyecek paylaşımı tabi ki çekirdek aile dışı yiyecek paylaşımıdır çünkü aile içinde böyle bir paylaşımının dikkate değer bir yanı yoktur. Bu paylaşım, çocuk yetiştirmenin ilkel topluluklarda da modern topluluklarda da görülen temel gereksinimlerindendir.

Çekirdek aile dışında yiyecek paylaşımı ve bunun tüketim eğilimleri üzerine etkileri teorik olarak değişik sebeplerden ve kurumsal anlaşmalardan çıkabilir. Bunlar ekseriyetle üç ana grupta incelenebilirler: (1) Altruizm (diğerkâmlık) , (2) Zorlama, (3) Gönüllü Şahsi Çıkar. Altruizm, tabi ki, fazla ürüne sahip olan bireylerin bu ürünlerini karşılık (mütekabiliyet) beklentisi olmaksızın ürün kıtlığı çekenlere vereceğini ima eder. Zorlama, fazla ürüne sahip olan bireylerin bu ürünlerini ürün kıtlığı çekenlere, kendilerine yönelecek potansiyel zarardan korunmak için vereceğini ima eder. Gönüllü Şahsi Çıkar’ın iması ise bireylerin fazla ürünlerini kıtlık içinde olanlara, gelecekte, bugün ürünlerinden elde edecekleri yarardan daha fazla yarar sağlayacak ürünler alabilecekleri (ve  bu alışverişten kar edecekleri) beklentisiyle verecekleridir. Sayılan üç muhtemel yiyecek paylaşımı yönteminin faydalarını ve zararlarını araştırmak için yiyeceğin temin edildiği ve dağıtıldığı durumdaki büyük resmi incelemek yararlı olacaktır. Etnograflarca anlatıldığına göre  avcı-toplayıcı grup halinde veya tek başına avlanabilir, ancak hasadının en azından bir kısmını ailesiyle ve kafilenin diğer üyeleriyle birlikte tüketmek üzere merkezi bir yere (köy veya kamp yeri) dönme eğilimindedir. Büyük bir yiyecek (mesela büyük bir hayvan veya bol meyve) bulmanın rastlantısal olması nedeniyle bazı bireyler diğerlerine nispeten fazla veya az yiyecekle döneceklerdir. Eğer avda başarı rastlantısalsa veya başarının önemli bir kısmını rastlantısal öğeler belirliyorsa kafile üyelerinin ortalama tüketiminin dalgalanması, kafilenin nüfusu arttıkça azalacaktır. Bu yüzden kafileler halinde yaşamak ve yiyecek paylaşımı, yiyeceklerin çürümeye meyilli olmalarına ve avcıların rastlantısal şanslarına rağmen, zaman içindeki tüketimi dengeleyecektir. Nitekim, kafile şeklinde örgütlenmenin avcı-toplayıcılık yapılan milyonlarca yıl boyunca hakimiyetini sürdürebilmesi şüphesiz ki bu görevin başarıyla üstesinden gelebilmesinden ötürüdür. 8

Tecrübeli ve yetkin olmayan gözlemciler için yakın aile dışındaki yiyecek paylaşımı alturizmin bariz bir çeşidi olrak görülebilir. Bu çıkarıma göre fazla yiyeceği olanlar az yiyeceği olanlara acırlar ve diğerlerinin durumlarını düzeltmek için fedakarca yiyecek ararlar. Mamafih alturiz etnografik kanıtlarla desteklenmemektedir. Bunun bir sebebi yiyecek paylaşımına ilişkin daha iyi açıklamaların bulunması, başka bir sebebi altruizmin avcı-toplayıcı topluluklarda yapılan gözlemlerdeki davranış biçimlerine ters düşmesidir. Peki gözlenen bu davranış nedir? İlk olarak antropologlar “hediye” veya yiyecek paylaşımının genellikle vericinin değil alıcının insiyatifiyle başlatıldığını tespit etmişlerdir. Nicolas Peterson (1993) en uygun yiyecek paylaşımı adlandırmanın “bölüşüm talebi” olduğu avcı-toplayıcı gruplara ilişkin bir çok destekleyici çalışmadan alıntı yapar. 9 İkinci olarak, bazı durumlarda, başarılı avcı-toplayıcıların paylaşmak zorunda kalacakları kısmı azaltmak için elde ettiklerinin becerebildikleri kadarını tükettiklerini gösteren durumlar tespit edilmiştir (Hiatt 1982, 24). Üçünü olarak, (muhtemelen kafiledeki herkes için yiyeceğin az olduğu zamanlarda) yiyecek paylaşımından kaçınmak için yiyecek saklamak da tanımlayıcı literatürde yaygındır (Peterson 1993, 864). Dördüncü olarak, eğer paylaşımda mütekabiliyete (karşılıklılığa) uyulmazsa çatışmalar çıkabilmektedir. Demek ki her ne kadar cömert kişiler avcı-toplayıcı gruplarda (ve bu konuda modern topluluklarda da) geniş şekilde takdir edilse de, avcı-toplayıcıların gerçek davranışı altruistik prensiplere dayanmamaktadır. Bronislaw Malinowski bu çıkarımı çok iyi özetlemektedir: “Ne zaman bir yerli prestij kaybı veya  istenecek bir kazançtan kayıp yaşamaksızın sorumluluklarından kaçınabilirse bunu yapar, tıpkı medeni bir iş adamının yapacağı gibi (1959, 30).

Muhtemelen altruizmin tam zıddı olan zorlama, yiyecek transferleri için ikinci açıklamadır. N. G. Blurton Jones (1987)  “tolere edilen hırsızlık” veya “otlakçılığı” zorlamanın ılımlı bir çeşidi olarak önermiştir. Bruce Winterhalder

mekanizmayı Kısa ve öz bir şekilde özetlemiştir: “Eksiği olan bireyler, fazlalığı olanların ellerindekiler için uğraştıkları,çaba sarfettikleri için yiyecek transferleri yapılır. Fazlalığı olanlar ellerindeki fazlalıktan vazgeçerler çünkü onları elde tutmanın çok az faydası vardır veya hiç faydası yoktur.” Winthelder ayrıca “dilenme, zaman zaman diğer omurgalıları avladıkları tespit edilen primat türlerinde yiyecek paylaşımının yapılmasında baskın mekanizmadır” (2001,26) çıkarımını yapabilmiş ama bu sonucu insanlara da genişletmeyi reddetmiştir.

Etnografik literatür tolere edilen hırsızlığın ve dilenciliğin avcı-toplayıcı toplulukların genel geçer özelliklerinden biri olmadığını ortaya koyar. Peki, neden değildir? Önemli sebeplerden birisi avcı-toplayıcı üretim türünün temel doğasıdır. Daimi dilencilerin dilenci olmayanları kafilede tutmak ve açıkça bir vergi olan bu transfere devam etmelerini sağlamak için güçleri yoktur. Ayrıca tabi ki dilenci olmayanlar topluluğu, daimi bir dilenciyi kafilede kalması karşılığında davranışını değiştirmeye zorlayabilirler. Chagnon, bir Yanomamo erkeği bir bahçeyi ailesinin ihtiyaçlarına yetecek kadar ekip biçmediği bir durumda böyle bir gücün kullanımına şahitlik etmiştir: “Bir keresinde bir reisin köyündeki devamlı yiyecek ödünç almak zorunda kalan akraba evliliği yapmış bir erkeği hiddetle azarladığına kulak misafiri oldum: ‘Burası senin karın ve çocukların için yeterli değil’ diye uyarıyordu reis. ‘Eğer burayı büyütmezsen başkalarından plantain (muza benzer, daha yesil, daha buyuk bir tür sebze, ÇN) dilenmek zorunda kalacaksın. Şuradaki ağacı görüyor musun? Oraya kadar bahçeni temizle ve yeteri kadar yerin olur-sen de ileride geri kalanımızdan dilenmek zorunda kalmazsın.’ Sesinin tonu gelecekteki dilenmelerin hoş karşılanmayacağını açığa vuruyordu. Bir tek hata mazur görülebilirdi, ancak tekrar ve tekrar olursa olmazdı. (1992,89). Senecaların arasındaki bir misyoner, Rahip Asher Wright, 1873’te Lewis Morgan’a yazdığı ve Morgan’ın “Eski Toplum” kitabının 4. bölümünün bir dipnotunda bahsedilen  ([1877] 1958) ve Engels tarafından alıntılanan mektubunda  benzer bir olaydan bahseder: Genellikle kadın kısmı evi yönetirdi ve bu konuda birbirlerini tutarlardı. Birikimler ortaktı, ama tedarik için kendi üzerine düşeni yapmayacak kadar beceriksiz olan kocaya acıyın. Kaç çocuk olursa olsun, evde ne kadar eşyası olursa olsun, herhangi bir zamanda battaniyesini alıp gitmesini emredilebilirdi. Böyle bir emir gelirse onun için bu emre uymamak pek akıllıca olmazdı. (Engels [1884] 1962, 209).

Genelde “mütekabiliyet”(karşılıklılık) olarak adlandırılan antropolojik model ise yiyecek değiş tokuşu süreci için daha iyi bir açıklama sunmaktadır. Mütekabiliyete göre fazladan yiyeceği olan bir birey eksiği olan bireye yiyeceğinin bir kısmını bu iyiliğinin karşılığını alacak olması kaydıyla vermektedir. Bu sayede mütekabiliyet, parasız bir ekonomide tüketimi zorunlu yeniden dağıtım veya altruizm olmaksızın dengelemeyi mümkün kılar. Mütekabiliyet sistemindeki başlıca motivasyon bireylerin kişisel çıkarlarıdır.

İlkel toplulukların sözleşmeleri uygulatacak kanunları ve mahkemeleri doğal olarak yoktur, bu durumda mütekabiliyet nasıl işler? Temel oyun teorisini de içeren teorik değerlendirmeler, bize mütekabiliyetin taraflar zaman içerisinde bir çok transfer gerçekleştirip durduğu ve alma ihtiyacı ve verme kabiliyetinin zaman içerisinde dengelendiği durumda işleyebileceğini söylüyor. Avcı-toplayıcı kafileler birbirlerine akrabalık bağı ile bağlı oldukları ve avcı-toplayıcılıkta başarının şans faktörüne bağımlı olduğu düşüülürse bu şartların oluşması zor değildir. Ancak bireyleri kendilerine verileni kabul edip karşılığını vermemekten alıkoyan şey nedir? John Dowling’e göre bu karşılıklı verme ve almada uzun vadede süreklilik için bir tür muvazenenin/dengenin kurulması gerekir. Uzun vadede yiyecek paylaşımında dengesizlik varsa ve Gouldner’in “telafi edici mekanizmalar” dediği mekanizmalar devreye girmezse, sosyal parçalanmaya yol açacak baskılar gelişir” (1968,504) Avcı-toplayıcı kafilelerin uzun vadeli zorlayıcı transferleri uygulamak için gerekli araçları olmadığından, Dowling mütekabiliyetin bir şekilde er-geç tesis edileceği ya da kafilenin çözüleceği sonucuna varmıştır. Burada yine birlik olma özgürlüğü ve mobilite avcı-toplayıcı davranışlarını anlamak konusunda önemli bir rol oynar. Mütekabiliyeti gözetmeyenler mütekabiliyetin var olduğu bir kafilede tolore edilmezler. Mütekabiliyet gözetmeyenlerden oluşan bir kafile ise evrimsel başarıya ulaşamaz.

Karşılıklı transferlerde başkalarına yiyecek sağlayanlar başka bir telafi yöntemiyle tatmin edilirlerse uzun vadede dengesizlikler oluşabilir. Bu noktada avcı-toplayıcı erkeklerin izzet-i nefislerine çok önem verdikleri genellikle söylenmektedir. İyi bir avcı olmanın ünü bazı durumlarda karşılıksız verilen yiyecekler için telafi edici olur. Paraguay’daki Ache avcı-toplayıcıları üzerine çok referans verilen çalışmalarında Hillard Kaplan ve Kim Hill somur bir örnek vermektedirler:

Yüksek üretkenliğe sahip olanlar kafilede kalmak için sıradan veya düşük üretkenliğe sahip olanlardan daha iyi muamele görmeyi bekleyebilirler. Yüksek üretkenliğe sahip olanlar ne tür bir iyi muamele görebilirlerdianaliz edilmemiş demografik verilerin kabataslak incelenişi yeni doğan öldürmenin yaygın olduğunu ve hangi çocuğun öldürüleceğine ilişkin kararın zaman zaman kafilenin bir çok üyesinin tartışması neticesinde verildiğini ortaya koymaktadır. Yüksek üretkenliğe sahip olanların çocuklarının öldürülme ihtimali düşüyor olabilir…. Yüksek üretkenliğe sahip olanlar eş olarak daha çekici bulunabilir… Başarılı avcıların başarısızlara oranla daha çok evlilik dışı cinsel ilişkiye girebildikleri ve çocuklarının daha yüksek sayıda hayatta kaldıkları rapor edilmiştir (1985, 237).

Paranın veya benzeri bir evrensel değer biriktirme aracının yokluğunu “hediyeler” yoluyla değiş tokuşun başlıca sebebi olarak belirtmiştim. Yiyecek paylaşımı sistemini aynı zamanda resmi sigorta piyasaları için bir ikâme olarak görmek de yol gösterici olacaktır. 10 Bu bakış açısına göre hediyeler “açlık sigortasının” prim ödemeleri halini alır. Resmi sigorta piyasalarındaki gibi her iki taraftaki bireyler de bu değiş tokuştan kâr ederler. “Hediye” veren, hali hazırda tüketmek için ihtiyaç duymadığı ve saklayamayacağı için değeri düşük olan yiyecekleri ile bir sigorta primi ödemiş olur. Karşılığında gelecekte yiyeceği kısıtlıyken ve onun için daha kıymetliyken yiyecek alacağı taahhüdünü alır. “Hediyenin” alıcısı da tam aksi durumdadır. Alıcıya göre şimdiki yiyeceğin değeri yüksektir ve gelecekte yiyeceğin değeri daha düşükken geri ödenebilir. Böylece “sigorta sözleşmesi” her iki birey için de kârlı veya yararlıdır.

Yiyecek paylaşımını borç alma- borç verme şeklinde karakterize etmek de faydalı olacaktır. Geçici bir fazlalığı olan ve bunu saklamak için gerekli araçları olmayan kişi bunu eksiği olan birisine borç vermeyi kârlı bulacaktır. Bu karakterizasyonda gözlenen bir yiyecek transferi ya borçlanmayı ya da borcu ödemeyi temsil etmektedir. Daha fazla bilgi olmadan dışarıdan bir gözlemcinin böyle bir ayrımı yapması imkansızdır. Bu çıkarımın işlerliği faiz işletilmediğinden bahisle azaltılamaz. Modern bir ekonomide borç verenin pozitif bir fırsat maliyeti vardır, zira pozitif faizli likit kredi piyasaları mevcuttur. Dolayısıyla borç veren alışverişten fayda sağlayabilmek için geri ödeme esnasında bir tazmin almalıdır. Avcı-toplayıcı bir toplulukta ise yiyeceğin dayanıksızlığı ve stokların bir yerden bir yere taşınmasındaki güçlükler nedeniyle borç verenin aslında ürününden türeyen negatif fırsat maliyeti vardır. Basitçe açıklamak gerekirse avcı-toplayıcılığa dayalı ekonomilerde borç verenin fazla yiyeceği, ileride geri vermek şartıyla onu “ödünç alacak” birisini bulamazsa bozulabilir veya atılır. 11

Avcı-Toplayıcılar itibara büyük önem verirler ve etnoğraflar itibar kazanmanın başlıca yöntemi olarak “cömertliği” gösterirler. Bu fikir, bilinen tüm avcı-toplayıcı topluluklara ilişkin etnoğrafik literatürde tekerrür eder. Bununla birlikte bu literatürün üstünkörü okuyucuları basitçe “cömertliğin” sadece “hediye” vermekten ibaret olduğu, ileride alınacak bir hediyenin karşılığı olamayacağı yanlış fikrine kapılabilirler. Lakin her iki eylem de eşit derecede önemlidir ve genellikle ayırtedilebilir değildir çünkü alış-veriş dizisi belli bir zamanda gerçekleşir. Bu yüzden yiyecek “vericileri” oldukları gözlenenler, aslında, geçmişteki bir borcun ödeyicileri veya gelmesi muhtemel bir açlığın sigorta alıcıları olabilirler. Bu sebeple bir avcı-toplayıcı topluluktaki itibarlı kişi, karşılıklı sigorta veya borçlanma sisteminde yer alan ve diğerlerine karşı olan “sözleşmesel” sorumluluklarını yerine getiren kişidir. 12 Bu minval üzere, “cömertliğe” itibar veren sosyal norm, öncelikle etkin bir takası teşvik etme mekanizmasıdır, gelirin yeniden dağıtımını teşvik mekanizması değil. Böyle bir izah, tabi ki, evrimsel biyolojinin beklentileriyle daha uyumludur zira diğerkâmlık genellikle üreme başarısı üretmez.

Bilinen bir çalışmasında, Marcel Mauss (1990) Kuzey Batı Kıyısı Amerikan Yerlilerinin, Melanesianların ve Polinezyalıların hediye sistemini incelemiştir. Bu topluluklar ilkel olmakla birlikte basit avcı-toplayıcılardan daha karmaşıktırlar. Hediyeler bir çok el yapımı malzemeyi ve yiyeceği içermektedir. Mauss bu topluluklardaki (ve başka yerlerdeki) hediye sisteminin diğerkâmlık prensiplerini yansıtmadığı sonucuna varmıştır. Gerçekten de, sistem eşit veya daha yüksek değerde karşılıklılık için muazzam stres üretmektedir. Eşit veya daha büyük değerde bir hediyeyle karşılık vermeyen bir birey büyük itibar kaybeder ve hem “ruhlar” hem de gruptaki akranları tarafından cezalandırılabilir. (Kendisi de gayretli bir sosyolog olan) Mauss’un da ikna edici şekilde gösterdiği gibi, bu topluluklarda kendine yetebilen ve başkaları tarafından sübvanse edilmek zorunda olmayan bireyler, en büyük itibara sahip, saygı duyulan kişilerdir. Bunu beceremeyen ve verdiğinden daha fazlasını almayı bekleyen bireyler sert yaptırımlara maruz kalırlar. Bireyci etikle bundan daha fazla uyum gösteren ve kollektivist etiğe daha az karşıt bir sosyal norm hayal etmek güçtür.

Mauss’un ilkel topluluklarda bulduğu karşılıklılık yükümlülüğü açıkça görülüyor ki modern çağlarda da varlığını sürdürmüştür. Bir sosyal davet, bir hediye, veya herhangi bir nazik eylem, modern muhatabında güçlü bir iyiliğe eşit şekilde karşılık verme isteği uyandırmaktadır. Moden alıcı tanrıların gazabından korkmayabilir, ancak minnettar kalmamak için güçlü etik bir zorunluluk hisseder. 13 Üstelik, modern alıcının iyiliği daha yüksek veya düşük bir değerle geri ödemesi alıcı ile verici arasındaki zenginlik farkından bağımsız olarak gerçekleşmektedir. Yeniden dağıtımcı karşıtı bu “alan razı veren razı” (quid pro quo ) sosyal normu, böylesine kadim kaynaklarıyla, insan doğasına derin kökler salmış olsa gerektir.

Sonuçlar

Bu makalede irdelenen temel soruya dönelim: İnsanın temel doğası kolektivist midir yoksa bireyci midir? Milyonlarca yıl boyunca bireysel karar vermeyi ve kendi çabalarının faydalarından nimetlenmesini destekleyen kurumlara adapte olmak üzere mi, yoksa ortak karar almayı ve elde edilen faydaların ortak mülkiyetini vurgulayan kurumlara adapte olmak üzere mi evrilmiştir? Etnografik kanıt, bu makalede gösterildiği üzere, muhakkak surette bireyci sonucu desteklemektedir. İlkel insan, tarımın yaklaşık 10,000 yıl önce yaygınlaşmasına kadar milyonlarca yıl boyunca politik otonomi ve ekonomik özgürlük hali içerisinde yaşamıştır. 14 Onun temel davranışı sosyalist literatürde tasvir edilen altruistinki (diğerkâm) değil, kişisel çıkarını önceleyen bireycininki idi. Esasında o orijinal liberteryendi. Ve biz modern insanın onun temel doğasını paylaştığından emin olabiliriz.

20. Yüzyılın büyük sosyalist deneyleri bu sonucu desteklemektedir. Sosyalizm, eşi benzeri görülmemiş cebir uygulamalarına rağmen, ancak bireyler kendi çıkarlarını devletin genel iyilik kavramına tâbi kılmayı isterlerse işleyebildi. Ancak bu tâbi kılma asla gerçekleşmedi. İşletme yöneticileri, planlanan hedeflere mütemadiyen, kötü üretilmiş ve tüketicilerin kıymet vermediği ürünler üreterek; ham madde, işçi ve ekipmanları istifleyerek; ve planlayıcılara doğru olmayan raporlar sunarak ulaştılar. Hak ettiğinden daha düşük ücret alan işçiler buna daha az çalışarak karşılık verdiler. Her yerdeki vatandaşlar kamu mallarını hor kullandılar. Serbest piyasa ve özel mülkiyeti, kusurlu da olsa, destekleyen toplumların bu problemlerin hiç biriyle hemdem olmamış olması şaşırtıcı değildir. Bu topluluklardaki vatandaşlar toplumun istediği ürünler ürettiler; hammaddeleri, işçi ve ekipmanları ihtiyatlı kullandılar; zamanlarını verimli işlerle harcadılar ve mülkiyetin muhafazasına dikkatlice ihtimam gösterdiler.  Bütün bunlar başarıldı zira toplumun temel kurumları insanın doğasının en kadim niteliğine dayanıyordu ve onunla uyumluydu : kişisel çıkar15.  Büyük ölçüde komünistlerin “ahlaki güdüler” dedikleri şeye dayanan sosyalist ülkeler (örneğin Castro’nun Küba’sı, Mao’nun Çin’i) en feci sonuçlara ulaştılar.

Madem insan doğal olarak bireyci ise, neden yerleşik tarım baskın üretim yöntemi olur olmaz temel özgürlüklerini kaybetti peki? Bu soruya cevap basitçe verilebilir. Avcı-toplayıcıların özgürlerinin temel sebebi her bireyin etkin ekonomik mobiliteye sahip olmasıydı. Daima politik veya ekonomik sömürü ihtimali karşısında kalan bir avcı-toplayıcının önemli bir bedel ödemeksizin toparlanıp yer değiştirme imkânı vardı. Askeri olarak daha güçlü bir kabile güçsüz bir kabileden haraç almaya kalktığında zayıf olan kabile önemli bir fedakarlık yapmadan yerini değiştirebilirdi. Kabile içindeki güçlü bireylerin baskı kurma denemeleri de benzer bir yazgıyla malüldü. İlkel toplulukların temel karakteristiklerini göz önüne alınca – düşük nüfus yoğunluğu – mebzul av ve toplanacak kaynaklar, ve iş bölümünün yokluğu – başarılı bir sömürü için çok az fırsat kalıyordu.

Bütün bu şartlar yaklaşık on bin yıl önce insan doğası yüzünden değil, insan doğasına rağmen değişti. Neolitik çağda, yerleşik tarımdaki ve hayvan yetiştiriciliğindeki gelişmeler neticesinde, insanın güçlüler ve sömürü karşısında yer değiştirmesinin önemli bir fırsat maliyeti ortaya çıktı. Toprak elde edilmeli, ürünler hasat edilmeli ve saklanmalı ve tarım ıslahı yapılmalıydı. Böyle zor kazanılmış varlıkların kaybedilmesi ihtimali, yeterli baskı yetisine sahip güçlü savaş lordlarının yerleşik tarım toplumlarına hükmedebilmesine, ilk devletleri teşkil etmesine, bireysel otonomiyi sınırlandırmasına ve bireyin kendi ürününe sahip olma hakkını kaldırmasına yol açmıştır.  Kesinleşmiş kanıt olmamasına karşın, yedi milyon yıllık bireysel hürriyeti sona erdiren bu süreç, ilk şehirli medeniyetlerin ortaya çıkmasından önce başlamış ve tabi ki bu çağa kadar ayakta kalmıştır.  Doğrusu istenirse,  modern bir toplumda bireysel hürriyetin yetişmesine olanak verecek bir takım kurumların ortaya çıkarılması, politik ekonominin devam eden esas işidir.

 

Kaynakça


  • Angier, Natalie. 2011. Thirst for Fairness May Have Helped Us Survive. New York Times, July 5.

  • Blurton Jones, N. G. 1987. Tolerated Theft, Suggestions about the Ecology and Evolution of

  • Sharing, Hoarding, and Scrounging. Social Science Information 26: 31–54.

  • Cashdan, Elizabeth A. 1985. Coping with Risk: Reciprocity among the Basarwa of Northern Botswana. Man (new series) 20, no. 3: 454–74.

  • Chagnon, Napoleon A. 1992. Yanomamo: The Last Days of Eden. New York: Harcourt Brace.

  • Dowling, John. 1968. Individual Ownership and the Sharing of Game in Hunting Societies. American Anthropologist 70: 502–7.

  • Ellingson, Ter. 2001. The Myth of the Noble Savage. Berkeley and Los Angeles: University of California Press.

  • Engels, Frederick. [1884] 1962. The Origin of the Family, Private Property, and the State. In Karl Marx and Frederick Engels, Selected Works, 2: 185–307. Moscow: Foreign Languages Publishing House.

  • Fried, Morton H. 1967. The Evolution of Political Society: An Essay in Political Anthropology. New York: Random House.

  • Harris,Marvin E. 1977. Cannibals and Kings: The Origins of Cultures. NewYork: RandomHouse.

  • Hayek, F. A. 1973. Law, Legislation, and Liberty. Vol. 1: Rules and Order. Chicago: University of Chicago Press.

  • Hiatt, Lester. 1982. Traditional Attitudes to Land Resources. In Aboriginal Sites, Rites, and Resource Development, edited by R. M. Berndt, 13–26. Perth: University of Western Australia Press.

  • Kaplan, Hillard, and Kim Hill. 1985. Food Sharing among Ache Foragers: Tests of Explanatory Hypotheses. Current Anthropology 26, no. 2: 223–39.

  • Leakey, Richard. 1994. The Origin of Humankind. New York: Basic Books.

  • Lee, Richard. 1988. Reflections on Primitive Communism. In Hunters and Gatherers 1: History, Evolution, and Social Change, edited by Tim Ingold, David Riches, and James Woodburn, 252–68. Oxford, U.K.: Berg.

  • Malinowski, Bronislaw. 1959. Crime and Custom in Savage Society. Patterson, N.J.: Littlefield Adams.

  • Mauss, Marcel. 1990. The Gift. New York: W. W. Norton. Translated from the 1950 edition.

  • Mises, Ludwig von. 1969. Theory and History: An Interpretation of Social and Economic Evolution. Westport, Conn.: Arlington House.

  • Morgan, Lewis H. [1877] 1958. Ancient Society or Researches in the Lines of Human Progress from Savagery Through Barbarism to Civilization. 2d Indian ed. Calcutta: J. C. Saha Roy.

  • Murdock, George P. 1967. Ethnographic Atlas. Pittsburgh: University of Pittsburg Press.

  • Peterson, Nicolas. 1993. Demand Sharing: Reciprocity and the Pressure for Generosity among Foragers. American Anthropologist 95, no. 4: 860–74.

  • Posner, Richard. 1980. A Theory of Primitive Society, with Special Reference to Law. Journal of Law and Economics 23, no. 1: 1–53.

  • Robson, Arthur J., and Hillard S. Kaplan. 2006. Viewpoint: The Economics of Hunter- Gatherer Societies and the Evolution of Human Characteristics. Canadian Journal of Economics 39, no. 2: 375–98.

  • Sahlins, Marshall. 1972. Stone Age Economics. Chicago: Aldine.

  • Smith, Adam. [1776] 1991. An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations. Norwalk, Conn.: Easton Press.

  • Steward, Julian. 1955. Theory of Culture Change. Urbana: University of Illinois Press.

  • Tiger, Lionel. 2008. Of Monkeys and Utopia. Wall Street Journal, December 27.

  • Weber, Max. 1927. General Economic History. New York: Greenberg.

  • Wilson, David Sloan. 1998. Hunting, Sharing, and Multi-Level Selection. Current Anthropology 39, no. 1: 73–97.

  • Winterhalder, Bruce. 2001. The Behavioral Ecology of Hunter-Gatherers. In Hunter- Gatherers: An Interdisciplinary Perspective, edited by Catherine Panter-Brick, Robert H. Layton, and Peter Rowley-Conwy, 12–38. Cambridge, U.K.: Cambridge University Press.

 



 


1Thomas Mayor, Houston Üniversitesinde Ekonomi Profesörüdür.

Burada “doğaya karşı beslenme” tartışmasına girmiyorum. Yalnızca evrim biyolojisiyle uyumlu şekilde doğanın üremeye katkı sağlayan davranışları ödüllendirdiğini varsayıyorum. Bu prensibin bir evrim biyoloğu tarafından kısa bir açıklaması için bkz: Wilson 1998, 95. Bu prensibin zeka ve uzun ömürlülüğün insan tarihinin avcı-toplayıcı evresinde  geliştirilmesine tatbiki için bkz: Robson ve Kaplan 2006.



2 Marvin Harris (1977, 82) George P. Murdock’ın Etnographic Atlas’ında listelenmiş 1179 ilkel toplum bulmuştur.



3 Ter Ellingson (2001), içlerinde bilhassa Jean-Jacques Rousseau ‘nun bulunduğu  çok az yazarın açıkça ve kesin surette “asil vahşi” mitini benimsediğini savunur, lakin bu mitin antropoglar arasındaki sözlü geleneğin bir parçası olduğundan bahsetmez.



4 Ludwig von Mises’e gör “[B]ir çok sosyalist, örneğin Engels, hakikatta uzak geçmişin efsanevi altın çağının farazi keyifli şartlarına dönmeyi savunmaktadırlar. (1969, 218).  Bu ifade bilhassa önemlidir zira Mises uzun kariyerinin önemli kısmını Sosyalist ve Marksist ideolojiyi incelemeye harcamıştır. Yakın zamandaki sosyalist bakış açısının ifadesi için bkz. Lee 1988. “İlkel komünizm” fikrinin medyatik versiyonu için bkz. Angier 2011.



5 “Kanun” derken  amaçtan bağımsız, bireylerin birbirleriyle ilişkilerini yöneten, gelecekte bilinmeyen sayıda oluşacak durumlara uygulanacak, ve herbirinin karunmuş alanını koruyup bireylerin uygulanabilir planlar yapmasını ve bir kısım eylemi mümkün kılan  kurallar”ı kastediyorum. (Hayek, 1973, 85) İlkel toplulukların resmi kanunları yoktu, ama sosyal normlar kafile ölçeğinde efektif bir ikame oluşturuyordu.



6 Reisin buradaki rolü bir hukuk firmasındaki yönetici partnerin, akademik bir departmandaki yöneticinin, fakülte dekanlarının ya da bir kamu dairesindeki başkanın rolüne benzemektedir. Her durumda, mülkiyet hakları, iş güvencesi ve kamu dairesi kuralları gereğince liderliğin emir verme değil ikna ve örnek olma yoluyla yapılmasını gerektirmektedir.



7 Politik veya karar verme eşitliği ekseriyetle yapıldığı gibi ekonomik eşitlikle karıştırılmamalıdır, zira ikisi neredeyse tamamen zıt anlamlara gelmektedirler. Political or decision-making egalitarianism should not be confused, as it often is, with economic egalitarianism

because they have almost opposite meanings.



8 Kafile büyüklüğünün tüketimin dengelenmesine etkisine ek olarak kafilenin optimum üye sayısına ilişkin bir teori, kafiledeki üye sayısının çevrede bulunabilecek kişi başına düşen  yiyeceğe olan negatif ve grup güvenliğine olan pozitif etkisi gibi önemli faktörleri de hesaba katmalıdır.



9 Peterson’a göre antropologlarca paylaşılan genel görüş, “vermenin çok azı, o da varsa, altuisttir” şeklindedir. (1993,860)



10 Sigorta analojisinin sistematik tartışması için bkz. Posner 1980. Afrikalı avcı-toplayıcıların yiyecek çeşitliliği azalınca (yiyecek sigortasına ihtiyaç azalınca) değiş tokuşa bağlılıklarını nasıl azalttıklarına ilişkin kanıtlar için bkz. Cashdan 1985.



11 Tefeciliğe yönelik antik ve ataistik önyargının temelinde avcı-toplayıcı topluluklarda alışverişten her iki tarafın da telafi veya tazminat gereksinimi olmadan faydalanabilmesi mi yatmaktadır sorusu üzerine kafa yorulabilir. Fırsat maliyetlerinin negatif olduğu durumda bir eşya veya yiyeceğin eşit değerde geri ödemesi ödünç veren kişi için yeterli olabilir. Hatta faiz verilecekse hangi tarafın bu faizi isteyeceği ve hangisinin vereceği de çok açık değildir.



12 Antropolojik literatürde cömertlik kelimesinin kullanımı kısmen talihsiz ve potansiyel olarak yanıltıcıdır çünkü bizler ödünç aldıklarını dürüstçe geri ödeyen birine de, sözleşmesel sorumlulukları gereği hasar talebini ödeyen bir sigorta şirketine de  “cömert” demeyiz.



13 İnsan doğasının bu niteliğinin varlığı çeşitli pazarlama pratiklerinde kendini göstermektedir. İşletmeler istenmeden verilen hediyelerin bir kısım potansiyel müşteriler üzerinde bir zorunluluk yaratacağı ve satışları artıracağı beklentisi içerisindedirler. Hayır kurumları ve kâr amacı gütmeyen organizasyonlar bile bu tekniği kullanmaktadırlar. Örneğin, birçok hayır kurumu postayla bağış taleplerine kıymetli hediyeler de eklemekte, bununla bağışçıların kendilerini mecbur hissedeceklerini ve hayır kurumuna kâr sağlayacağını düşünmektedirler. Bu uygulamaların sürekliliği, yeniden dağıtımcı olmayan etiğin baskın değilse de güçlü bir kanıtıdır.



14 Max Weber ilk tarım topluluklarında da komünizmin uygulanmadığı sonucuna varmıştır, çıkarım komünist tarımın 20. Yy’ın bir icadı olduğudur. (1927, 15–24).



15 Açıkça yorumlandığında kişisel çıkar, altruizmle güdülenmiş davranışları dışlamaz. Ancak sınırlanmamış serbest piyasanın gücü onun altruizme bel bağlamamasından gelir. “Akşam yemeğimi


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi