Amerikan solunun Thomas Piketty ile olan aşkının ironisi

  • Kubilay Atlay
  • 22 Mayıs 2014
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

http://atlasone.org/2014/05/06/the-irony-of-the-american-lefts-love-affair-with-thomas-piketty/ adresinde bulunan Guy Sorman’a ait “Amerikan Solunun Thomas Piketty İle Olan Aşkının İronisi” isimli makaleyi, yayınlayan derneğin izniyle Türkçe’ye çevirdim. Piketty’nin 21. Yüzyılda Kapital” isimli kitabı halihazırda ABD’de bestseller listelerinde ve kitaba ilişkin türkçe’de pek bir yayın yok. Kitap hakkında Sorman’ın kısa ama bilgilendirici yazısını ilginize sunuyorum: 

Amerikan Solunun Thomas Piketty ilen Olan Aşkının İronisi

Yeni basılan Thomas Piketty’nin 21. Yüzyılda Kapital (700 sayfa tekmili birden!)  kitabı şimdiden  New York Times çok satanlar listesinde. Halihazırda Amerika turundaki yazar, bir star ve bütün büyük medya kitaptan haberdar. New York Times köşe yazarı Paul Kraugman kitabı geçen on yılın belirleyici kitabı olarak tanımladı.

Peki, en çok Fransa’da Sosyalist Parti'nin danışmanı olarak tanınan Piketty nasıl oldu da (Daha önce MIT’de ders verdiği) ABD’de Mesih gibi karşılandı?

Piketty’nin başlığı aşikâr ki Karl Marx’tan ödünç alınmış. Savunduğu tez de keza onun tezinin modern tarzı. Piketty, iki yüzyıla geri giden korkutucu istatistikler ve tarihi ve edebi anektodlarla kapitalistlerin, savaşlar istina olmak üzere, işçiler ve girişimcilerden daha hızlı zenginleşmeyi başardığını gösteriyor. Sermayenin bir azınlığın elinde birikmesi yatırım gelirleriyle geçinen bir rantiye aristokrasisi yaratmaktadır: bunlar artık girişimci değildirler zira artık herhangi bir şey üretmemektedirler.

Pasif yatırım ile teşebbüs arasındaki bu çatışma, Piketty’ye göre, kapitalizmin sonunu getirmektedir. Marks bu tip bir çatışmanın kaçınılmaz şekilde kapitalizmin yokolması ve sosyalizmle değiştirilmesi ile sonuçlanacağını düşünüyordu. Piketty bu tahmini paylaşmıyor: Zenginlik yaratmakta eline su dökülemeyecek olan kapitalist makinenin gelirin yeniden dağıtımı yoluyla yaşatılabileceğini yazıyor. Piketty’nin tabiriyle “sosyal devlet” işletmeler ve piyasa verimi ile “sosyal adalet”i uzlaştırabilir. Bu yeniden dağıtım bugünlerde çökmüş haldedir çünkü gelir vergilendirmesi sınırlarına ulaşmıştır. Bu nedenle Piketty refah devletinin finanse edilebilmesi için sermayenin ağır şekilde vergilendirilmesini öneriyor. Sermayenin sınırları olmadığına göre verginin global olması gerekmektedir.

Avrupa'da Piketty’nin görüşleri çok sıcak karşılanmadı çünkü Almanya, İspanya ve Fransa’da sermayenin vergilendirilmesi sermayenin kaçmasına sebep oldu. Şu anda sol da dahil Avrupanın önceliği refah devleti oluşturmak değil onu sınırlandırmak. Verginin katılımının görece düşük kaldığı ABD’de ise Demokratlar kendilerini Cumhuriyetçilerden ayıracak gelir eşitliği ve kapitalizm arasında bir uzlaşı modeli arıyorlar. Piketty’nin kitabı onlara vergileri arttırırken kapitalist kalmaya devam etmelerini sağlıyor. Bu yüzden Fransız olmak “meziyetini” de haiz olan (Fransız kadınların zayıf kalmalarının yollarını anlatan kitapları Amerikada bestseller olurlar)  Piketty’nin kitabının başarısı “Biz %99’uz” (ve güya %1 tarafından sömürülüyoruz) sloganına sahip olan "Wall Street’i İşgal Et" hareketi ile cuk oturmaktadır.

Ancak Piketty’nin kitabının bir çok Amerikalı klasik liberal ekonomist tarafından dile getirilen zayıf bir noktası var: hiç bir yerde büyümenin sebeplerine ve ABD’de hemen tamamı rantiyecilerden değil girişimcilerden oluşan %1’in kilit rolüne değinmemesi.

Kaçınılmaz olan “girişimcilerin üretici olmayan rantiyecilere dönüşmesi”nin henüz gerçekleşmemiş olmasını açıklamak için Piketty Marks’a bir göbek daha attırıyor. Savaşlar ve global krizler- Piketty’nin jargonuyla “şoklar”- birikmiş zenginliği ortadan kaldırıyorlar ve gerçek girişimcilerin tekrardan başlamasına neden oluyorlar. Statüskonun kesintiye uğramasının bir takım tarihi tabanı olsa gerek. (Piketty iki dünya savaşlarındaki durumu ikna edici şekilde savunuyor) Ancak daha açık ve daha az ideolojik bir analiz afetvari olayların haricinde, inovasyonun – veya Joseph Schumpeter’in tabiriyle “yaratıcı yıkımn”- rantiyecileri tasfiye ederken yeni girişimciler için alan açtığını göstermektedir.  Piketty’nin bahsettiği şoklar nadiren gerekmektedir.

Piketty’nin istatistikleri görünüşte etkileyicidir, ancak görünüşteki kadar değerli değildirler. Brüt gelir rakamları örneğin yeniden dağıtım ve sosyal programları dışarıda bırakmaktadır. Referans verdiği eşitsizlik rakamları eğer onları – ekseriyetle yapıldığı gibi – yeniden dağıtım sonrası hesaplasaydı çok daha az çarpıcı olurdu. Bunu yapmayınca ekonomik durumu ciddi şekilde çarpıtmış oluyor.

Ayrıca Piketty yalnızca gelirin toplam sosyal gerçekliği yansıtmayacağını da saklıyor: Hepimiz ilerlemeden belli alanlarda – sağlık, taşıma, tüketici teknolojileri- gelirimizden bağımsız olarak faydalar sağlıyoruz. Verimlilikteki ilerlemeler fiyatları düşürdükçe gerçek ücretler artıyor.

Piketty’nin kitabında başka kusurlar da var. Yazar, serbest piyasanın büyümesi için belli bir eşitsizliğin olması gerektiğini hiç göz önüne almıyor. (Sonuçta insanlar farklıdır ve müşterilere hizmette bazıları daha iyidir) Onun yerine ekonomistleri “matematiksel modellere çok fazla güvenmek ve sermaye ve eşitsizliğin derin yapısını anlamamakla” eleştiriyor. Bu yolla sevmediği ekonomistlerin büyümenin fiili faktörlerini –misal mülkiyet hakkı ve hukukun üstünlüğünü- empirik gözlem yoluyla edindikleri gerçeğini görmezden geliyor.  Hor gördüğü serbest piyasa ekonomik modelleri olmasaydı Çin, Hindistan, Gana gibi ülkeler hali hazırdaki harikulade büyümeleri başaramazlardı ve bu ülkelerin fakir vatandaşlarının şimdikinden daha az fırsatları olurdu.

Hülasa, Piketty, bir ideolog olarak Marksist dine yeni bir şey getirmemektedir, ancak tarihi anektodların kolleksiyonu olarak kitabı etkileyici. Fransız Devrimi ve Napoleon’un Fransız halkı nezdindeki popülerliğine ilişkin izahı kayda değer. O dönemin kilise mülkiyetinin yeniden dağıtımı ve işçilerin savaş yükümlülüğü için seferber edilmesi sebebiyle nispeten yüksek ücretler ve düşük kiralar dönemi olduğunu gösteriyor. (Bunun refah yaratmak için iyi bir yol olup olmadığı başka bir hikaye)

Yine de Piketty’nin Amerika'daki başarısı bir tarihçi olarak yeteneklerinden kaynaklanmıyor. Amerikan solu bir hayat öpücüğü arıyor  ve onu Fransa’da bulduğunu umuyor. Fransız sosyalistleri ironiyi takdir edeceklerdir. 


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi