Akademi gibi kutsal bir şeyi, ticaret gibi iğrenç bir şeye dönüştürmek1

  • Kubilay Atlay
  • 20 Aralık 2013
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

“Ticaret ne kötü bir şey değil mi. Keşke hiç olmasaydı. Heyhat, insan tabiatında var, kurtulmak mümkün değil. Yine de ticareti mecbur kaldığımız ölçüde tüccarlara (yani akademisyen olamayacak kadar aptal olanlara) bıraksak, en azından akademi gibi kutsal alanlarımızı ticaretin pis kokusundan uzak tutabilsek ne güzel olur.”

Böyle bir yazıyla karşılaşınca hiç şaşırmıyorsunuz değil mi. Sadece Türklerde değil dünyadaki hemen bütün akademisyenlerde benzer düşünceler var.2 Bunun neticesinde akademiyle ilgili problemler karşısında yazıp çizen akademisyenler ekseriyetle ticareti küçümseyen, onsuz bir çözüm bulmaya yeltenen, bulunan çözümler bir şekilde yine ticarileşirse onlardan da vazgeçilmesini öneren yazılar yazıyorlar. Aksini öne sürecek olan akademisyene veya akademisyen adayına ise üstünden atması güç bir sıfat yakıştırılıyor: “tüccar akademisyen”. Tüccar kelimesinin entelektüel camiada yarattığı etkiler malumdur. Bir kere “tüccar” olarak kadar aşağıya inmişsen bir daha “akademisyen” olman, yükselmen zor.

Geçelim. Bir banka ile kavgalıyım bu aralar. Hepimizin verdiği kavgalardan birini veriyorum: bankaya olan borcumu ödediğime dair bir kağıt parçası vermek için 500 lira talep ettiler, açık ve kaba bir şekilde “bu parayı vermezsen yazıyı alamazsın, git mahkemeye uğraş bizim 1000 tane avukatımız var” dediler. Paşa paşa ödedim, sonra da kendimi devletimizin şefkatli kollarına bıraktım: kaymakamlığa gidip tüketici hakem heyetine başvurdum.2014 yılının haziranına gün verdiler. Arabamın bile onca antifrize rağmen donduğu şu günlerde Haziran sıcağında devletimin şefkatli kollarında olacağım günlerin hayaliyle avunuyorum.

Kapitalizmi tam sindirememiş, ama kenarlarından biraz yemiş hazmetmeye çalışan birisinin bana soracağı soru üç aşağı-beş yukarı bellidir: “Serbest piyasa değil mi, isteyen vereceği hizmet için, istediği fiyatı belirlemekte serbest değil mi?” El cevap, değil.

Bankacılık sektörü serbest değildir. BDDK, TMSF, Merkez Bankası, Bakanlıklar başta olmak üzere çeşitli devlet kuruluşları tarafından sıkı denetim ve düzenleme altındadır. Faizlerine tahditler konulur, mevduatlarının belli kısmı karşılık olarak Merkez Bankası’nda alıkonulur. Buna mukabil sektöre bir de koruma verilmiştir: bu piyasaya giriş de serbest değildir. Bir bankanın kurulabilmesi sıkı düzenlemelere en sonunda da keyfi olabilecek izinlere bağlıdır. Kimi bankalara yarım açılma müsaadesi verilmektedir. Kredi verebilip mevduat toplayamayan, mevduat toplayabilip kredi veremeyen, bunları yapabilip şube  açamayan bankalar vardır. Bu durum, piyasadaki bankaları serbest piyasa içerisinde rekabet eden işletmeler olmaktan çıkartıp bir tür oligopolide işleyen işletmeler haline sokmuştur. Bu da rekabeti azaltmış, bankaların kredi çekmek veya mevduat yatırmak isteyen kişiler karşısında güçlenmelerini beraberinde getirmiştir. Yavaş işleyen adalet sistemiyle birleşince bankalar, “bana bu parayı vermezsen yazını alamazsın. İstersen dava aç, bizim 1000 avukatımız var” diyebilecek kudrete erişmişlerdir ve bu güç dengesizliğinin sebebi serbest piyasa değil, serbest piyasanın yokluğudur. Ben şahsen imkanım olsa bir daha krediyi Türk bankalarından değil Banker Kastelli’den çekmeyi tercih ederim. Zaten bugün Türkiye bir kredi veren kuyumcu – tefeci cennetidir bunun da sebebi bahsettiğim üzere bankacılık piyasasının bir serbest piyasa olmaktan çıkartılmış olmasıdır.

Bana bu uzun girizgaha sahip yazıyı yazdırtan, Nisan Kuyucu’nun şu yazısı: http://www.viraverita.org/yazilar/akademide-performans-kriterleri-ve-ticarilesme-bir-kongrenin-dusundurdukleri  Kuyucu’nun yazısı, akademik sistemin gerçek problemlerine değinmeden problemlerin şiddetinin azaltılması için bulunan ve ağır aksak işleyen bir geçici çözümün, pansumanın eleştirilmesinden ibaret. Yaşadığı bir olaydan hareketle, akademide performans kriterlerinin nasıl para karşılığı bildiri verebildiğiniz kongrelerin oluşumuna yol açtığına, bu kongrelerde akademik ahlakın nasıl ayaklar altına alındığına ilişkin bir örnek anlatıyor ve bizi sorunla yüzleşmeye ve sorunu çözmeye değil, bilakis sorunun çözümüne karşı çıkmaya davet ediyor: “İşte akademiye kariyer odaklı bakışa, performans kriterlerine tam da bu kongre gibi organizasyonlara neden olduğu için karşı çıkmalıyız.” Bir de ileride değinileceği için Kuyucu’nun merkezi sınavlarla ilgili görüşünü aktarmakta fayda var: “hiçbir şeyi ölçmeyen iki test sınavı”

Yani, çözüme, çare olmayı istediği sorunu çözüp çözmediğine bakmadan, yarattığı bir yan etki sebebiyle karşı çıkmalıyız. Bunu yaptıktan sonra esas soruna ne olacak? Nasıl bir alternatif çözüm önerilecek, bunlar Kuyucu’nun yazısında değindiği şeyler değil.
Şimdi isterseniz çözümü ve çözümün yarattığı yan etkiyi bir kenara bırakalım, sorun neydi, onu hatırlayalım: akademisyen olmak isteyenlerin sayısı çok, akademik kadrolar az. Yani, akademik kadrolara olan talep arzdan fazla. Bu yüzden akademik kadronun kıymeti yükseliyor. Akademik kadroya kimin sahip olacağının nasıl belirleneceği sorunudur sorun.

Bir özel üniversitedeki bir kadronun nasıl belirleneceği ile ilgili, üniversitenin sahibi veya kadroyu tahsisle görevli kişisi bana sormadıkça benim bir cevap vermem gerekmez. Zira kadro kendisinindir, layık olmayan birisini o kadroya alırsa bundan zarar görecek olan kendisidir, tam da bu sebeple özel üniversitelerde kadro almaya çalıştığınızda para ile bildiri yayınlayabildiğiniz dandik kongreler, veya hakemsiz dergilerde çıkmış yazılarınız veya kalitesiz hakemli dergilerde çıkan yazılarınız kaale alınmaz. Citation Index diye bir şey vardır. Orada varsanız varsınızdır, yoksanız yoksunuzdur. Citation Index’e girebilen dergilerde yazılarınızı ahbap çavuş ilişkisiyle, parti-cemaat-mezhep aidiyetleriyle veya para ile yayınlatamazsınız. Yayınlanmaya değer ise yayınlatabilirsiniz. Oralarda kendinizi ispatladıktan sonra da zaten akademik head-hunter’lar sizi bulur. Kaliteli özel üniversitelerdeki yardımcı doçent veya doçent kadrolarındaki kişilerle bir konuşun, “Kanada’da bir uluslararası kongredeydim, tanımadığım bir adam gelip bana iş teklif etti” gibisinden hikayelerle karşılaşırsınız. “Dayım üniversitenin mütevelli heyetindeydi, dayı beni aldırsana oraya ya dedim, girdim” türünden hikayeler yok mudur? Vardır. Ancak dayısının yeğeni olduğu için kadroya alınmış kişinin maaşını üniversite vermektedir ve o kalitesi öeçhul  akademisyenin yaratacağı kalitesizliğin sonuçlarıyla üniversite yönetimi kendi cebelleşecektir, keyfi bilir.

Devlet üniversitelerinde ise durum daha farklıdır. İş garantisi, ders vermeyince veya akademik yayın yapmayınca işinden olma korkusu, her ay maaşın tıkır tıkır yatıyor olması ve benzeri “memur olma” güdüleri sebebiyle devletteki akademik kadroların da talebi yüksektir. Bu kadrolara insanlar alınırken merkezi sınavlar, mülakatlar ve giriş kriterleri getirilmek suretiyle kalite artırılmaya çalışılmaktadır. İşin içinden Kuyucu’nun eleştirdiği  merkezi sınav ve atanma kriterlerini çıkartınca ne kalıyor? Mülakat. Mezhep aidiyeti, cemaat, parti aidiyeti, birilerinin yeğeni olma, güzel bir kadın veya yakışıklı bir erkek olma gibi hasletlerin mülakatlarda ne kadar kıymetli olduğundan kimsenin şüphesi var mı? Burada başka bir sorun da bu şekilde akademik kadro temin etmiş kişilerin hem daha ileride temizlenmesinin güçlüğü hem de bu kadrolarda oturup kaliteyi düşürenlerin artık sadece üniversite yönetiminin değil üniversiteyi finanse eden bütün toplumun problemi olduğudur.

Daha radikal kararlar alamayan, ancak hiç değilse bir miktar akademik başarının yükselmesini isteyen bir yönetim, merkezi sınav sistemini ve atanma kriterlerini kullanabilir, bunun yan etkileri ve istenmeyen sonuçları tabi ki olacaktır, ancak bunun alternatifi hiçbir şey yapmamaktır. Gözlerimle gördüm, zamanı ve üniversiteyi yazmak doğru olmaz, İngilizcesi, ALES’i ve GPA’ı daha yüksek, daha iyi bir üniversiteden mezun olan bir arkadaşımızın yerine bölüme asistan olarak bütün kriterleri daha düşük, daha az azimli ve daha az istekli bir arkadaşımız alındı. Altını çiziyorum akademisyen olmak bile istemiyordu, ancak aynı üniversitenin başka bir bölümünde profesör olan babası ısrar ettiği için kadroya başvurmuştu. “Hiçbir şeyi ölçmeyen” merkezi sınavların ve atanma kriterlerinin olmadığı bir dönemde açılan asistanlık sınavını babası profesör olanın kazanmış olması bir anomali miydi? Hiç sanmam. Bir parantez açalım, ben Burdur’da az eğitimli ve nispeten gelir seviyesi düşük bir ailede doğdum. Hiçbir şeyi ölçmeyen merkezi sınavlar olmasaydı sanırım Burdur’da pide ustası veya tüpçü olurdum. Merkezi sınavlar Türkiye’de sınıflar arası hızlı geçişin önemli yollarından birisidir ve ülke dinamizmini artıran bu sistem titizlikle korunmalıdır. Merkezi sınalar yetersiz olabilir, ama alternatifi Vali Yardımcısının çocuğunun doktor, köylünün çocuğunun becerebilirse tekniker olmasıdır. Bir daha doktorun karşısına çıktığınızda bir düşünün, hangisi daha tercih edilirdir? Sizi bir şekilde bir sınav kazanmış birisinin mi yoksa babası yüksek yerlerde olan birisinin mi muayene etmesi?

Akademik kadroların dağıtımı sorununa yönelik gerçek çözüm ise daha radikal ve daha gerçekçidir: Akademinin ticarileştirilmesi. Ama Türkiye’deki bankacılık sektörü gibi değil, gerçekten ticarileştirilmesi, serbest piyasaya bırakılması. Üniversiteler süratle ve behemehâl özelleştirilmelidir. Özerkleştirilmemeli, özelleştirilmelidir. Başında tüccar bir patronu (haydi gönlünüz olsun CEO’su diyelim beyaz Türk olalım) olan üniversitelerde akademik kadroların nasıl verileceği, çalışanların nasıl seçileceği sahiplerinin derdidir. Vergilerden finanse edilmeyen, cebinden maaşını ödeyeceği akademisyeni seçerken konulacak kriterlerden yasak savma kabilinden üstüne para vererek 7 dakika sunum yapmış olmak değil, gerçekten akademik üretim yapmış, yapıyor, yapacak olmak; ders anlatma kabiliyetine sahip olmak olacaktır. Yanlış seçim yaparsa seçiminden dönebilir (akademisyenin işine son verebilir) veya doğru seçim yapmışsa ve akademisyen hakettiğinden az kazanıyorsa bile kontratı bitince o iyi akademisyeni elinde tutabilmek için ücretini ve diğer imkanlarını yükseltmek zorunda kalacaktır.

Şu anki haliyle ise nasıl ki Bankacılık sektörü özgür değilse ve aksaklıklarını kapitalizme yüklemek yanlışsa, üniversite sistemi de özgür değildir ve sağından solundan patlayan kısımlarını ticarete ve ticarileşmeye bağlamak da yanlıştır.

Aklın yolu birdir. Ticaret iyi bir şeydir. Türk üniversitelerinin dünyanın en iyi üniversiteleri yapmanın yolu devletin üniversite açması, akademisyen maaşlarını yükseltmesi değildir. Atanma kriterleriin kaldırılması ve merkezi sınavdan tamamen bağımsız eleman alımı hiç değildir. Çare, üniversiteleri ve akademisyenleri er meydanına sürmektir: Üniversite sistemi toptan liberalleştirmektir.


1Bu yazı, Kuyucu’nun http://www.viraverita.org/yazilar/akademide-performans-kriterleri-ve-ticarilesme-bir-kongrenin-dusundurdukleri adresinde ifade ettiği görüşlere ilişkin bir yazıdır. Bahsi geçen siteye de gönderilmiş ancak editoryal olmayan gerekçelerle reddedilmiştir. Bahsi geçen yazıda kongreye ilişkin iddiaları gerçekse- ki tekzip edilmediğine göre gerçek olduğunu kabul etmek durumundayız- bu, kongre düzenleyicilerinin ayıbıdır. Görüşlerine katılmadığım Kuyucu’nun fikirlerini başına bir şey gelmeden ifade edebilmesi için yanında olacağımı ilan etmek isterim.
2 http://www.hurfikirler.com/yazi3592/alan-kahan-entelektueller-parayi-kiskaniyor.php


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi