Abdullah Gül: Restorasyona yönelik tehdit mi yoksa fırsat mı?

  • Alper Teryen
  • 15 Haziran 2015
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Abdullah Gül’ün uzun yıllar başdanışmanlığını yapan Ahmet Sever’in yeni kitabı "Abdullah Gül ile 12 Yıl" vesilesiyle Hürriyet gazetesine vermiş olduğu röportaj, Abdullah Gül ile Recep Tayyip Erdoğan arasındaki (daha önceden de ipuçlarına rastlanan) fikir ayrılıklarının resmi bir ağızdan teyit edilmesi anlamına geliyor.

Röportajdan ve kitabın basına yansıyan bölümünden anladığımız kadarıyla, 2002-2009 yılları arasında kusursuz bir şekilde yürüyen mutabakat, Erdoğan’ın AK Parti’deki ağırlığının iyiden iyiye artmasıyla belirginleşen otoriter politikalar ile bozulmaya başlamış. Bilindiği gibi Abdullah Gül, Gezi Parkı, Suriye sorunu, 17-25 aralık davası gibi meselelerde Erdoğan önderliğinde izlenen agresif politikalar yerine daha mutedil bir tutum alınması gerektiğini düşünüyordu ve kitap da bunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu aykırı duruşun, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı sonrasında Abdullah Gül’ün by-pass edilerek Ahmet Davutoğlu’nun partinin başına geçirilmesinde belirleyici bir rol oynadığı da sır değil.

Dava bilinci çerçevesinde eylemde ve söylemde birlik ilkesini benimseyen AK Parti için kitabın içeriği oldukça şaşırtıcı ve özellikle Erdoğan’cılar için bir o kadar rahatsız edici olsa gerek. Bu kitabın yayınlanmasını onaylayarak Abdullah Gül’ün de bir bakıma parti içerisinde konumunun yeniden tartışılmasını arzuladığını da söyleyebiliriz.

MHP’nin HDP ile hiç bir şekilde işbirliğine gitmeyeceğini beyan etmesi, AK Parti’nin elini güçlendirmekte ve  erken seçim olasılığını da arttırmakta. Ama bu kitap, yayın tarihi itibariyle de, Abdullah Gül’ün olası erken seçimde AK Parti’nin yeni başkan ve başbakan adayı olarak sahnedeki yerini alma ihtimalinin hiç de zayıf olmadığını ortaya koymakta.

AK Parti’ye kimi muhalif çevreler, Abdullah Gül’ün bu kitap üzerinden kendsiini Erdoğan’dan farklı konumlandırma çabasını inandırıcı bulmamakta. Bu iddialarını, kendisine gelen sekiz yüzü aşkın kanundan sadece dördünü veto etmesi ile de güçlendirmekteler. Abdullah Gül bu durumu, hükümet üzerindeki etkinliğini azaltmamak adına pragmatist davranmak zorunda kalmak olarak açıklasa da, cesaretten uzak bu tavrın AK Parti’yi desteklemeyen çevrelere yeterince güven vermediği açık.

Gül’ün cumhurbaşkanlığı dönemindeki fazlasıyla konformist profilinden rahatsız olmakla beraber, Gül’ün AK Parti içindeki varlığını yine de bir şans olarak değerlendirmekteyim. 2015 seçim aritmetiği ile yakalanan restorasyon ve normalleşme fırsatı, HDP ve MHP destekli CHP hükümeti ile sağlanamayacaksa, buna yaklaşabileceğimiz en yakın diğer formül Tayyip Erdoğan vesayetinden bağımsız bir AK Parti’den geçiyor. AK Parti seçim sonuçlarından anladı ki, oy kaybettiği seçmeninin gönlünü yeniden kazanmak, Kürt meselesi başta olmak üzere demokratik reformlara ve ekonomiye odaklanmak ile mümkün. Ancak, Erdoğan kendi ikbalini partinin çıkarlarının önüne koyduğu sürece bunu başarmak zor. Ve Abdullah Gül de, parti içinde Tayyip Erdoğan ile bu uğurda mücadele edebilecek tek güçlü şahsiyet.

‘Gül’ün Erdoğan’dan farkı yok’  tezi bana göre gerçekçi olmaktan uzak. Gül’ün yokluğunda AK Parti’nin giderek otoriter bir hüviyete bürünmesini tesadüf olarak nitelendirmiyor, aksine bunu Gül’ün parti içerisinde üstlendiği dengeleyici ve demokratikleştirici rolünün bir ispatı olarak görüyorum. Avrupa Birliği ile olan ilişkilerin en iyi döneminin yine Gül’ün dış işleri bakanlığı döneminde yaşanması ve onun yokluğunda partinin yeni-Osmanlıcı bir çizgi ekseninde Ortadoğu’ya kaydığı gerçeğini de bu hususta Gül’ü samimi bulmayan çevrelere yeniden hatırlatmak gerekiyor.

Türkiye’de ‘muhafazakarlık’ olgusunu görmezden gelerek siyasetin demokratikleşmesi ve normalleşmesini sağlamak bir hayal. Evet ‘muhafazakar zihniyet’ şu an bireysel özgürlükler önünde en önemli tehlikelerin başında geliyor. Ancak bununla mücadele için çelişkili ve çatışmacı koalisyonlara bel bağlamaktan daha gerçekçi ve çıkar bir yol, muhafazakar camiadaki demokrat sesleri önemsemekten geçiyor, küçümsemekten değil. Seküler entelijansiya, idealist ve tutarlı bir yaklaşımı elden bırakmadan ülkenin bir an önce normalleşmesini arzulamakta Ama, Gül’ü diğerleri ile aynılaştırmak önemli bir fırsatı heba etmekten başka bir şeye hizmet etmeyecektir. Bu yüzden, anti-muhafazakar liberal bir demokrat olarak Gül’ün AK Parti’de yeniden aktif rol almasını canı gönülden istiyorum.


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi